AleviEnstitusu

BAZI ALEVİ DERNEK VE VAKIFLARIMIZ ASİMİLASYONUN BİR PARÇASI MI?–İbrahim ERGİN

Bugün avrupadaki ve türkiyedeki derneklerin bir çoğu eğitim seminer, paneller veriyorlar alevilikle ilgili ama Anadolu aleviliğin temsilcileri olarak bizler yok sayılarak sadece popilist anlayışta klişeleşmiş insanların aynı sistem ağzıyla konuşmalarıyla farklılık ve dip dalgası yaratamadıklarından gündemde kalıcı olamıyorlar.

İşte bu konudaki yazımda cemevlerinde anlatılan alevilikle talip mürşit arasındaki aleviliğin köprüsünü kuramayan alevi yöneticilerin alevilik içinde kendilerine uyguladığı asimilasyondan bahsedeceğim..
Kızılbaş Aleviliğinde modernitenin Alevi geleneğinin temelini oluşturan talip-mürşit ilişkisini kırdı “Bu ilişki biterse söz de biter”

Aleviliğin kadim inancını günümüze taşıyan ocaklar, dergahlar, ziyaretlerden yola çıkıyor. İnsanı Kamil, Hak ile Hak olma, 4 Kapı 40 Makam gibi kavramları hafızaya tekrar çağırıyor. Aleviliği’nin temel sorunu olan talip – mürşit ilişkisinin kopmasını sorunların merkezinde.. cemevlerinde öğretilenler şekilsel..
Geçmişte Alevi gençleri daha çok seküler düşünceler üzerinden kendilerini tanımladılar. Son dönemde ise gençlerin Aleviliğe olan ilgisinden söz Aleviliği hepimizin doğru kavramadığı çok açık. Pek çok ocağa ve pirlere gidip sorular sorduk. İnancın temeli nedir, nereden geliyoruz, biz kimiz soruları ile birlikte, düşünce sistematiğini onlarla konuştuk. Alevilik, Hz Ali ekolü üzerinden İslamlaştırılıyor. Bu aslında asimile olmuş bir algı. Yani asimile olmuş zihnimiz, inancı bin yıllık bir geçmişe bağlayarak İslam içi bir konu olarak algılıyor. Ama işin merkezine gittiğimizde ocaklara, dergahlara gittiğinizde gerçekten Alevilik dört kitabın dördüne kaynaklık eden kitaplar üstü bir inanç olarak görülüyor.

Aleviliği var eden ana topraklardan şehirlere farklı nedenlerle ciddi göçler yaşandı. Şehirlerde inancı yaşayacak alanlar bulamadıkları için ciddi asimilasyonla karşı karşıyalar. Buna bir örnek verirsek Dersim keşişlerin, dervişlerin diyarı olarak biliniyor. Buralarda 150 yıl öncesine kadar binlerce yıllık geleneği olan okullar vardı. Türkiyenin diğer bölgeleride farksız değil 30 -40 yıl öncesine kadar cem yapacak yerlerimi yoktu sığıntı gibi bir talibin büyük evi varsa onun evinde toplanılıp yapılırdı.

Cumhuriyet döneminde özellikle 40 lı yıllardan sonra asimilasyon hissedilmeye başlandı. Bölgeyi daha fazla ehlileştirmek için inançsal ve kültürel dokunun dağıtılması gerekiyordu. Dergahlar, okullar kapatıldı. Önce katlettiler ardından zorunlu göçe tabii tuttular. Alevilik toplumsal sistemi kurar; pirlik, mürşitlik, taliplik, dedelik… Bu sistem birbirini denetleyen biri olmadan diğerini var olmayacağı yapıdadır. Mürşit aynı anda talip, talip de mürşittir. Modern dünyaya geldiğimizde bu sistem mecburen değişiyor. Pirlerimiz şunu söylerdi: Son talip bittiğinde bu inancın bu dizgisi de bitecek. Talipler de şunu söyler son mürşit bittiğinde sözünü dinleyeceğimiz kimseyi bulamadığımızda talipliğimiz bitecek. Şehir yaşamı bu halkayı kırdı, parçaladı. Bunu gidermek için Aleviler toplanma mekanları oluşturuyor cemevleri gibi yerler, onlar da mevcut inanç yapısıyla bütünleşmediği için kitaba, şekle dayanmayan bir inancı yaymakta zorlanıyorlar.

Ciddi bir asimilasyondan bahsediyoruz. Bu asimilasyon sadece dışsal bir şey değil. İçten asimilasyon süreci de yaşanıyor.

Kafalar o kadar karışmış ki yani bu duruma nasıl geldik anlamak çok zor. Cemevleri kültürün son kırıntılarını tutunmaya çalışan insanların kendilerini var etmeye çalıştıkları yer. Cemevleri inancın şekilsel kısımlarına sıkışmış durumda. İnancın özüne ve problemlerine dair çözüm üretilen zemin sunamıyor. Son 15 gündür ki yüze yakın alevi derneklerin faaliyetlerini takip ediyorum lay lay lom ama Saygı duyulan ciddi çalışmalar var; ama genel durum bu . Diğer bölümde bu yazımın devamını yazacağım.. .
İBRAHİM ERGİN
14. Dezember 2013

ALEVİ KIZILBAŞ İNANCINDA MÜRŞİDİ KAMİLLERİN SIRLARI–İbrahim ERGİN

İnsanı kamile ereyim dersen
Bir Mürşidi Kamil bulanlar gelsin
Gönül Kabe olmuş hem Beytullahdır
Ol bahri ummana dalanlar gelsin

Hermesin sözüyle girişimizi yapalım; ’’Her bilgiyi herkese vermeyin.’’ Aleviliğin bugün ki sosyolojik güncel sorunun da temelini oluşturuyor. Alevi mürşidlerin yolun öğretilerini sırlanmış bilgiler olarak ancak onu taşıyabilecek olanlara vermişlerdir. Kamil olmayana, yani olgunlaşmamış insanlara, üst konumdaki bilgilerin verilmesini doğru bulmamışlardır. Talip olan talep eden kişi kendi özünde ki gizli hazineyi açığa çıkartıp önce iç dünyasını keşfetmeli, yeteneklerini açığa çıkartmalı böylece kendi gerçekliğinin bütünsel yapısının farkına varmalıdır. Bu aşamada ki insan marifet kapısının türabıdır.
Marifet aşaması psikolojik ve fizyolojik gelişimin bakımdan korteks bölümüyle özdeşleştirilir. Korteks beynin dış kabuğudur. Bilim insanlarının belirttiğine göre bir insanın beyninde veya bilincinde kültürel değerler edinildikçe, bilinç, farkındalık, duyarlılık, gelecek kaygısı, sezgi, okuma yazma gibi faaliyetleri yöneten merkeze korteks denir. Gelişen korteksin kabuğu kalınlaştıkça insan, insani değerlerini daha da ilerletmiş ve üç çerağı içinde yakarak üçlü mührü iç dünyasında yağ gibi eritmiştir.

Bu üçlü çerağ biliş, buluş, oluştur. Mürşidi kamiller Arifliği ilk biliş ile bilme, kavrama, düşünme, sezme boyutunu bilgi ve bilimsel yolla kendini kanıtlamış, buluş ile kendi iç dünyasına yolculuk yapıp gönül yoluyla gören aşk halidir. Son olarak, oluş ile hakk ile hakk olan hakkda yok olan ikiliği kaldırıp birliğe varan kişidir. Bu aşamada hakikat insanı sırrı hakikatı taşıyan sonra bu hakikatı taşıyabilecek insanları arayıp bulan ve onu ocağında yetiştiren sonra da bu yükü onlara devir ederek bir sonraki kuşağa aktarmasında çerağ olan kişilerdir.

Bu üç vasfı kendisinde toplayan insanlara mürşidi kamil diyoruz. Dikkat ederseniz mürşidi kamiller tarih boyunca katledilen, sürülen hapis yatan, vatansız bırakılmış bedeller ödemiş insanlar olarak tarihdeki yerlerini alan büyük insanlardır. Örneğin Hallacı Mansur, S. Nesimi, Şeyh Bedreddin, Fazlullah Hurufi, Oğlanlar şeyhi İbrahim, Pir sultan hepimizin bildiği mürşidlerdir.

Mürşidlerimizin bize bıraktığı veya taşıdığı neydi de öldürüldüler? Ölümleri pahasına bunları bize ulaştırdırlar.? İnsan oğlunun evreni anlama tanıma nereden gelip nereye gittiği ,öldükten sonra nereye gidiyoruz, beni yaratan var mı yoksa vardan mı var oldum, ben kimim sorularının cevaplarını aramaları ve bulmalarıyla egemenlerin ve semavi dinlerin dikkatini çekmiş ve bu inançlara ölüm fermanları ve kimlik değiştirmeler için uygulanan katliam kıyım kurtulma asimile araçları kullanılarak coğrafyalar taşıdıkları öğretiler için kana bulanmıştır.

Gelin şimdi Mürşidlerimizin taşıdığı bu sırlı öğretilere bakalım;

Derviş Kemalin;
Hak bizdedir biz hak ‘ta
Lakin sırdır bu nokta
Aramayız uzakta

DAİMİ:
Kainatın aynasıyım mademki ben bir insanın
İnsan hakta hak insanda
 

Yukardaki dizelerde ozanlarımız kendilerininde hakkı uzakta aramadığını ve hakkın tüm evren ve doğanın içinde bulunduğunu belirtmektedir. Her şey hakkın yansımasıdır. Kainatın aynasıdır. Çünkü büyükte ne varsa küçükte de aynısı vardır. Evren doğa insan ilişkisini bu bütünlük içinde görür. Aleviliğin en önemli öğretisi ‘’Sudur’’ öğretisidir. Yani hakktan fışkırma her şeyin tek bir kaynaktan ortaya çıktığını, çokluğun bir’in parçaları olduğunun derinsel bilgisi vardır.

Bütünden kopan her zerrenin ana kaynağına geri döndüğünü, her şeyin değiştiğini, dönüştüğünü, ruhun don değiştirerek yaşama gidip geldiğini,ruhun ölümsüz olduğunu, Cennet ve cehennem olmadığı, Ahiret inancı öldükten sonra dirilme, mahşerin olmadığını, semavi dinlerinki gibi göksel bir tanrıya inanmadığımızı, vahdeti mevcut anlayışına göre evrenin toplamının tanrı olduğunu, bütün oluşların varlıkların varlaştığı varoluşçuluğu savunduğunu, evrenin sürekli bir oluş halinde olduğu öğretilerini savunan mürşidlerimiz bunları nefeslere işleyerek bugüne gelmesini sağlamışlardır.

Mürşidlerimiz sadece bu yukarda saydıklarımız dışında ütopyalarını gerçekleştirmek için tasarladıkları projeler dolayısıyla da katledilmişlerdir. Babek, Hürremdinliler, Sinbat, Karmatiler, İsmailler, Baba İlyas, Baba İsak, Şeyh Bedreddin, Pir sultan gibi mürşidler Rızalık şehri, Musahiplik kurumunun zengin yoksulluğu eşitlemesi, Kamil insan tasarımı ile insanı kamiller toplum projesi hep egemenler tarafından doğmadan boğdurulmuştur.

Sonuç olarak mürşidlerimiz özellikle insan yetiştirirken talip, rehber, pir ve mürşid dörtlüsünün önemine vurgu yapmış gizemli ve kodlanmış bilgileri özel ve seçilmiş taşıyacak insanlara ocaklarda, dergahlarda vermişlerdir. Yeri geldiğinde kullanmasını bilene bu bilgiler HAKK tır. Çünkü şeyh Bedreddin 15. yy şöyle diyor. “Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse ya yollarını saptırırlar, yada gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve Hak orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştıralabilir. Ama her şartta halk ve hak hakikata alıştırılmalıdır”. Günümüzde biz aydınların düşün insanların geçmişteki mürşidlerin bıraktıklarını çözümleyip insanlara batıni yönünü aktardığımızda karşılaşılan tepkileri görebilirsiniz. Aşk ile canlar

Sosyolog/İbrahim ERGİN

ALEVİ KIZILBAŞ İNANCINDA DÖRT KUTSAL CEMİN SAHİPLERİ–İbrahim ERGİN

Gönülde sırlandık, zahir yerimiz
Aşk yoluna kurban canı serimiz
Ele, bele, dile demiş Pir’imiz
Beşikten toprağa ikrarlıyız biz…
(Hıdır ÇAM)

Aleviliğin kodlarında en az on bin yıllık bir tarihin besinleri vardır. En önemli ritüeli olan cem ise bunun kanıtıdır. Evrenin varoluşunun canlandırılması, cemdeki oturma şekli, semahların dönülmesi; ağırlama pervazlama hızlandırma, içerisindeki motifler sembollerin müzik ve vücud ile ahenkli bir şekilde devinim yaratması ve hizmetlerin dağıtılması, hizmeti alanlara verilen gülbanklar, niyazlar, nefesler muhabbeti yapılması ile lokmaların paylaşımı bu tarihi besinlerin kodlarını bize verir.

Alevi kızılbaş inancının omurgasını oluşturan dört kapı kırk makamın da her bir kapı farklı iklimler gibi insanı etkiler. Bir basamağı aşan bir insan, özünde baharı, yazı yaşarken, aynı zaman da yeni bir kapı, yeni bir mevsimin başlangıcıdır. İnsan bilmediğinin düşmanı, bildiğinin arfidir. Bir insan bilgiye ulaştığında baharı, onu hayatına uyguladığında yazı yaşar. İnsan bilmediğinde kış gibidir. Kışı yaşar. Kışın en en tepe noktasını düşünün kar yağmış yapraklar dökmüş yeşillik beyaza bırakmıştır. İşte doğayı saklayan giz insana yabancıdır. İşte bu aşamaları cemin makamlarına uyguladığımızda kararlı, istekli olup hedefe azmi rah edip yürürse menzile ulaşır. Dört iklim dört sultanlık yaşamımız dört insan kırk davranışın içsel yolculuğu ile hakka ulaşmayı onunla bütünleşip yolculuğu tamamlamayı amaçlamaktır.
Bu yolculuğun gıdasını aldığımız kutsalımız cemlerimizdir. Şimdi bu dört cemin dört farklı gıdası bizi nasıl geliştirecek.

1- İlk makamımız cem dir. Hava bu makamın sembolüdür. Buraya gelen canların içlerindeki egolarını benliklerini yıkarak nefsleriyle savaşının sürdüğü süreçtir. Bu cemde isteyen ile istenilenin birleşmesidir. Halkın katılacağı cem bu makamdır. Yani bâtınla-zâhiri birleştirme âşık ile mâşukʼun birleşme makamıdır. Sıradan alevi canın talep ederek talip olduğu ve dört kapının ilk kapısı olan ilk ikrarının verdiği inançsal olarak hukuk kapısı olandan ilk adımını atarak razılığı rızalığı öğrendiği makamdır. Bu cemin sürecinden mürşid, pir, dede, rehberin oğlu kızı da geçmek zorundadır. Çünkü herkes candır canandır. Buradaki işleyişi görecek, sorumluluk alacak bütün hizmetlerde görev alıp en temiz şekilde bu görevi ifa ederek teslim ederek; teslimiyeti önce kendine sonra topluma ve en son rehberine yaparak ikinci makam cemlere geçmeye aday bir can olacaktır.

2- İkinci makam cemimiz ise Ayn’ül cem makamın sembolü ateştir. ‘’Ayn’’ öz anlamındadır. Özün her zerreden bakışı ve bir araya toplanma ifadesidir. Tüm çeşitliliğe ve farklılığa rağmen, özün zerrelerden çoğul olarak toplanma ve bir araya geliş ifadesidir. Gelen canların Aşk yolculuğudur. Aşk bir sefer olarak yorumlanır. Ana babadan doğan kişi, bir doğumdur, aynı bedende bir kez daha doğmuştur ki bu ikinci doğumdur. İşte bu dünya dilinde uyanış ve farkındalık olarak bilinenin çok daha derin manası olan bir tekamül aşamasıdır. Birinci doğum ana-babadan, ikinci doğum mürşit babadan doğuştur. Yola çerağ olup yanmaya gelmiştir. Ateş arıtıcı temizleyicidir. Olgunlaşmaya değişmeye başlamıştır. Pişerek olgunlaşır. Bu ceme ikrarlı ve musahip olanlar olanlar katılır. İkrar vermek onaylamak, kabul etmek karar vermektir. İkrar töreninin manası, nasip alan beşer insanının, asli ruha doğru yücelişini sağlayacak yola adım atışının kutlanışıdır. Her insan iç ve dış dünyası ve bedensel yapısı ile bir bütündür. Bu bütünlüğün karar vericisi olarak ikrarını ikinci kez vererek bir bütünün parçası haline geldiği makamda musahip kardeşi tutarak dördün bir yürek olduğunu razılık rızalıkla mühürleyecekler. Kadın erkeğin can olup cinsiyetlerin nötrleştiği bir durumdur. Bu cemde çokluktan tekliğe varıp bütünün parçası olmanın enerjisi ile bilincin geliştiği merhamet duygusu, kardeşlik, bağlılık, dostluk, adalet üretkenlik sadelik gibi üstün değerleri kazandığı bu cemlerdir. Ulaşan canların girdiği cemlerdir. Bu davranışlara her insan ulaşamaz ulaşan canları bir üst makam ulaştırır.

3- Üçüncü cemimiz Cem’ül Cem sembolü su dur. Su aşındırır, Enerji verir. Taşıyıcıdır, çözücüdür. Kirli su bile temiz suyla arınır su denizdir, ummandır. Marifet olarak ustalık, beceri olgunluk yetkinliğin yaşamın her alanında gösteren, sağduyulu hoşgörülü, anlayışlı, ölçülü, yol gösterici insanların cem olduğu makamıdır. Bu insanlar güneş gibidir. Gizil bilgiyi açığa çıkartacak birikimi olanların cemidir.

Her şey bir olmuştur. Her şey O‟dur. Her şeyle cem olmaktır. Asla dönülmüştür. Bâtın ve zâhir hepsi Hak olmuştur. Bu makamda ibadet yeri aranmaz. Çünkü yeryüzü artık ona mabet olmuştur. Her yerde cem halindedir. Bu gerçeklikten yola çıktığımızda perşembe akşamları cem yapma diye bir şey yoktur. Her gün kutsal, her mekan cem yeridir. Bu yolculuk, Aşk yolculuğudur ve kendinden KENDİNE dir. Bunun mekanı yurdu olmaz biçimi şekli olmaz “Bir ben var bir de benden içerü” der Yunus Emre. İçeri dediği, nasip almadan önceki kişi, nasip aldıktan ve Aşk yoluna girdikten sonraki “içeri ben”in oluşumudur. Kendinden kendine yolculukta ulaşılacak nihai yer, özdür. Bu yolculuğu tamamlayan ariflerin meclisidir.

Cem erenlerindir, Hakʼı görenlerindir,
Ceme eğriler girmez, Doğru gelenlerindir.
(Yunus Emre)

4- Cem de son aşama makamımız Âhadiyetʼül Cem herşeyi Hak gören, sembolü topraktır. Toprak anadır, örtendir, gizleyendir, sevgidir, şefkattir. Her nesneye özünü katandır.

Bu cem kırklar makamıdır. Ariflerin kamillerin, Hak ile Hak olanların cemidir. Hakikat aşamasındakilerin sırrı sır olmaktan çıkaran cemlerdir. Sezgisel gücün en üst noktası ile karşısındaki her insanı, maddeyi çözen, çözümleyen müşahade makamıdır. Müşahade bir şeyi gözlemleme görme kavrama perdeyi kaldırmadır. Varoluşun sırlarını çözen, toplumsal düşünen çokluğu bir olarak gören, yeri geldiğinde gözünü kırkmadan kendini yaşadığı toplum için feda edebilen kişidir. Turap olup hizmet aşkıyla toplum içinde ki yoksul, yetim ,sahipsiz, darda kalan tüm insanların sorunlarına çözüm üreten, ütopyasını gerçekleştiren, onlara Hızır olan üstün değerlerle buluşturanların cem meydanıdır. Her daim darda duran Mansurların meydanıdır.

Sosyolog/İbrahim Ergin

DÜŞÜMDE, KENDİ DÜŞÜMÜ SEYREDİYORUM–Esat KORKMAZ

Gece görülen düş ve gündüz görülen düş: Gece görülen düş, akıl bedeni terk ettiğinde devreye girer, gündüz düşü ise akıl tutsak alındığında.

Zamanını düş görmeden-düş kurmadan geçirenler, günlerinin kölesi olur, derler: Düşümde oturmuş, kendi düşümü seyrediyorum: Oh be diyorum, günümün kölesi olmaktan kurtuldum.

Düşümün yönetmenine –Benim düşümde bana da bir rol ver, diye yalvarıyorum. Nuh diyor ama peygamber demiyor. –Ah bir uyanık olsam, ben sana gösteririm, diye söyleniyorum kendi kendime.

Seçeneksizlik içinde kıvranırken içimden bir ses: -Uyanık beyne görev dışarıdan, uykudaki beyne ise görev içeriden verilir; boşuna çabalama konumun uygun değil, otur oturduğun yerde ve kendi düşünü seyret, diyor. Geceyi yarına bağlamak adına, sesimi kesiyorum ve seyrediyorum.

Bu kâbus gecenin sabahında, hiç beklenmedik bir şey oldu: Düşüme çarptım; -pardon, dedim. İnanmayacaksınız ama tanıyamadım; gözden yitmek üzereyken hatırladım, bağırdım, nafile: Duymadı, durmadı.

HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI’NIN TUTSAKLIĞI–Hasan HARMANCI

Hace Bektaş Veli Dergahı ibadete açılsın dedik. Tuhaf olan buna hayır diyen Alevilerinde olması.
Hayır diyenlerin iki gerekçesi var: Birincisi, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasının devam ettirilmesini isteyenler. Cumhuriyet yasalarını delmenin sakıncası olduğunu söyleyenler ve gerekçesi başka tarikatlarda bu vesileyle Laikliği zorlayacakları yönünde düşünmeleri.
İkincisi, Dergahı kim yürütecek ve bu yürütme sorumluluğunun Babaganlara ve Çelebilere ait olduğu yönünde. Bu konuda toplumun geri kalan kesiminin ahkam kesip, talepte bulunamayacağı düşüncesinde olanlar.
Garip bir toplum ve kafası karışıklarla dolu Alevi dünyası.
Ortada bir anayasa dahi kalmamışken ve Laikliğin neredeyse hiç işlemediği şehirler, gettolar, uydular ülkesine dönmüşüz haberleri yok. Hala yasa vs var sanılması. Birde ortada Cumhuriyet dahi kalmamış, onlar “Devrim yasası” gibi birşeyden bahsediyorlar. Sanırım daha çok Alevileri ayrıştıran, haklarını gasp eden bu “devrin” yasaları değil de, sadece bu devrin yasaları.
Türkiye’de hep güçlülerin çıkarları, yasaları işledi. Bazı Alevi kesimler çıkarları çerçevesinde Alevi taleplerine her zaman olduğu gibi gölge düşürmeyi tercih ediyorlar.
Dergahın kimler tarafından yürütüleceğine gelince haller daha da belirginleşiyor. Anlaşılan bu kesimler bir çürüme ve yok olmayla karşı karşıya olmalarının bütün Alevi toplumunda da karşılığı olduğunu sanıyorlar.
Halbuki Alevi toplumunda kimlik mücadelesi yükselmiş ve bu kadim ancak içi boşalmış kurumların iradi olarak var olabilmesi içinde çaba harcıyorlar ve daha fazlası içinde fedakarlığa hazırlar.
Önemli olan bir hukuki süreç başlatılmasıdır.
Bu iki düşüncenin yanılgısına rağmen Alevi toplumsal yapısı sistem sürdürme mekan ve güçlerine kavuşacaktır.
Belli ki asıl güvensizlik ve çürüme toplumsal derinliğimizde ve toplumu kan ve kast üzerinden sömürmeye devam etmek isteyenlerde.
Dergahın tutsaklığı sürmeyecek, sürdürülemeyecek.

SÖZLERİMİZ HALLERİN ELİNE ESİR DÜŞTÜ–Esat KORMAZ

Sözlerimiz hallerin eline esir düştü; onları esaretten kurtarmak ve özgün anlamlarına kavuşturmak, artık bizim temel yükümlülüğümüz.
Hiçlik, bir yokluk dükkânıdır: Var olabilmek için yok olanlar buraya taşındığı için bu dükkânda, ölüm dahil her şey var.

Ölüm, doğanın bize biçtiği bir yazgı ise niye doğurdu doğa bizi: Dalga mı geçiyor bizimle. Yazgıyı kabul edip ölümlü mü olacağız yoksa doğanın yazgısına direnip ölümsüzlüğün yollarını mı arayacağız.
Unutmayalım iki çevrim (devriye) var: Doğasal çevrim ve kültürel çevrim. Doğanın yazgısı, doğasal çevrimde geçerli. Kültürel çevrim bu yazgıdan özgür. İşte biz, yazgıdan özgür bu çevrimi kullanarak ölümsüzleşeceğiz ve hallerin eline esir düşen sözlerimizi esaretten kurtaracağız.
Her şey bize hal diliyle şöyle sesleniyor: Bizler dün sizin gibiydik, yarın siz de bizim gibi olacaksınız. Öyleyse biz gölge perdesinde oynanan gölge oyununun kahramanları mıyız? Yazgımızın ipleri gölge perdesinin arakasına gizlenmiş göksel ya da yersel egemenin elinde mi yoksa?
Eğer durum buysa oynayacağız oyunumuzu sonra tek tek terk edeceğiz bu dünyayı: Doğurmayan hiçliğin doğurmayan parçası olacağız.
Oyuna başkaldırdığımızda ise doğuran olanağın doğuran parçası olacağız, yani ölüme de ölmeyeceğini fısıldayan hiçlikte hiç olacağız, biz biliyoruz ki hiçlikte hiç olmak, doğuma durmak anlamına gelir. Yeniden doğmak ve ölümsüzleşmek üzere…
Ölümü evcilleştirdiğimizde,
Evcilleştirdiğimiz hayvan gibi,
Yeri gelir,
Bize kötü kötü bakar.

Yaşarken ölüp ölüp dirilip
Ölümün kulağına ölmeyeceğini
Fısıldadığımızda ise
Ölüm bize teşekkür eder.

YULARSIZ ARSLANLAR–Esat KORKMAZ

 

Aleviler olarak nasıl bir dönemi yaşıyoruz? sorusunu ikirciksiz yanıtlamak durumundayız: Ortodoks Sünni kuşatılmışlığa boyun eğme ile belirgin Türk-İslam sentezi zemininde boy veren düşünüş biçimlerinin tanımladığı kimliksizliğin kırılamadığı; kimi grupların, kendilerini Alevilik açısından anlamlandırabilmek için bu inancın-kültürün geleneksel tabanından ve günümüz sınıflar konumlanmasındaki anlamlı yerinden habersiz bir kör dövüşüne girdiği; Alevilik pratiği açısından anlamlı olan demokratik ve siyasal mücadelenin bir türlü amaçlanan politik öze kavuşamadığı bir dönemi yaşıyoruz.

Yaşadığımız dönemin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan; düşünsel bulanıklığı gidermek, bu kapsamda devreye sokulacak etkinlik, eylem ve yazın ürünleriyle Alevilik temelinde düşünsel birliğin sağlanmasına, davranış düzeyinde dağınıklığın giderilmesine katkıda bulunmak, öne çıkan teorik-pratik sorunları tartışmak, kolektif bir ürün yaratmak üzere düşünsel olgunluk, beceri ve yetkinlikleri amaca yönelik seferber etmek ve sosyal pratiği bir ucundan yakalayarak kimlikli bir mücadeleyi yaşama geçirmek, ivedi görevlerimiz olarak önümüzde durmaktadır.

Buna koşut olarak yaratılacak uygun araçlar çevresinde kadroların bir araya toplanmasını sağlayarak onları, nesnel düzeyde demokrasi mücadelesinin, laiklik mücadelesinin öznesi durumuna getirmek her Alevi için yaşamsal olarak algılanmalıdır.

Böylesi bir ortamda: Alevilik temelinde örgüt birimleri ya da gruplar, kişiler arasında yaşanması zorunlu iletişim ve diyalog; güven duyulacak kadro, program ve örgütlenme sorunları olması gereken mekânlarda, başvurulması gereken ilke ve yöntemlerle yapılamamaktadır.

Bu olumsuzlukları aşmak, hemen her kafada biçimlenmiş ortak sorulara ortak yanıtlar bulmak, bulunan ortak yanıtlar üzerine uygulanabilir bir çalışma-mücadele programını devreye sokarak bilinçlerdeki ortaklığı yakalayacak ve Aleviliğin düşünsel ve pratik sorunlarını çözecek bir süreci başlatmak temel amacımız olmalıdır.

Anlaşılacağı gibi bir Alevi, kendi gerçekliğini bir öğrenci içtenliği ve alçakgönüllülüğüyle inceleyip araştırmakla yükümlüdür. Bunu yapmazsa istediği denli duygu çatlatıcı olsun; düşünsel düzeyde sapmalardan, eylem düzeyinde tutarsız davranışlardan başını alamaz. Ürettiği düşünceleri, sergilediği tavırları, bu felsefenin/inancın dünya görüşü kaldıramaz.

Yüzlerce yıldır feleğin her türlü çemberinden geçen Alevi insanını enayi yerine koymaya; özünü unutup, Alevilik yolunu iktidarların sunduğu çayır mutluluğuna bağlamaya; kendini yaratan, besleyip büyüten toplumsal temelde kimlik edinmenin yollarını, yöntemlerini aramak gibi çileli bir çalışmaya girmek yerine, inanç sarhoşluğuna kendini kaptırıp ağızlarıyla yalım saçan yularsız arslanlar olmaya; bilimsel olanla bilimsel olmayanın iç içe girdiği, çoğu kez bilimsel olmayanın egemen olduğu sözel kaynaklardan taşınan geleneksel söylemi her şeye yeter görmeye; bu söylemi sürekli yineleyerek herkesin kafasını-düşüncesini törpülemeye kimsenin hakkı yoktur.

Şunu hiçbir zaman unutmayalım: Aleviliği en kestirme yoldan rezil etmek, onu toyca savunmaktır ya da ilkesiz davranmaktır; horoza kıç attıran tavırlar sergilemek, en basitinden gülünçlüktür.

Kararı Ayasofya Üzerinden Okumak–Esat KORKMAZ

AYASOFYA’NIN STATÜSÜ DEĞİŞTİ
DÜNYA KÜLTÜR MİRASI YOKSULLAŞTI
Esat Korkmaz

Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal olarak görülen XV asırlık Ayasofya ile ilgili tartışmalar son gelişmelerle birlikte yeni bir boyuta taşındı. Müze statüsündeki kutsal mekân artık cami olarak ibadete açıldı.

Konu daha düne kadar, ulusal egemenlik ve fetih anlayışını simgeleyen Kılıç Hakkı üzerinden tartışılageldi. Bu yolla sürekli canlı tutuldu. Danıştay, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptaline karar vererek, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin önünü açtı. Kararın hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrini ve ibadete açılmasını öngören Cumhurbaşkanlığı Kararı’nı imzaladı.

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Konferansı’nın 1972 yılında sonuçlandırdığı ve Türkiye’nin 1983 yılında taraf olduğu Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşmeden söz açmadan konunun ciddiyetini algılayamayız.

Bu sözleşmenin ruhuna evrensel bir bakış egemendir: Sözleşme, daha başlangıcında, “Kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının ya da yok olmasının, bütün dünya uluslarının mirası için zararlı bir yoksullaşma yarattığını” belirterek yola çıkıyor. Metinde bu mirasın korunması “bütün uluslararası camianın ödevi” olarak tanımlanıyor.

Sözleşme, kültürel ve doğal mirasın korunması görevini öncelikle devletlere veriyor. Egemenliğe tam saygı’ vurgusunu yapmakla birlikte, bu tür varlıkların bütün uluslararası toplum tarafından iş-birliği ile korunması gereken bir evrensel miras olduğunu da kaydediyor. Burada devletlerin egemenliği ile uluslararası iş-birliği ihtiyacı arasında kurulan, ince bir denge var. Ayasofya’nın müze statüsünden cami statüsüne dönüştürülmesiyle bu denge bozulmuş, dünya kültür mirasının yoksullaşmasına bir adım atılmış oluyor.

Kültürel/doğal varlıkların korunmasına ilişkin taahhütlerin yerine getirilmediği, sorunların ortaya çıktığı durumlarda ilgili komite de devreye girebiliyor. Bu varlıkların listeden çıkartılması ya da ‘Tehlike Altındaki Dünya Mirası’ listesine alınması gündeme gelebiliyor. Önümüzdeki günlerde konu bu anlamda gündeme taşınacaktır, diye düşünüyorum.

Türkiye, bu uluslararası sözleşmeye 1982 yılında taraf oldu ve buna ilişkin Bakanlar Kurulu kararı 14 Şubat 1983 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Son tahlilde Ayasofya ile ilgili herhangi bir adım atılırken, UNESCO’nun listesine 1985 yılında müze kimliğiyle tescil edilen bu tarihsel varlığın ‘Dünya Mirası’ statüsünün dikkate alınması, bu statünün herhangi bir şekilde etkilenmemesi büyük önem taşıyor. Taşımasına taşıyor da benim ülkemde, uluslararası boyutta ben de tarafım demek için imza atmak kolay; nasıl olsa uymayacağım için. Attığı imzaya ihanet eden iktidarın bu kararına bakalım UNASCO nasıl bir tepki verecek: Bekleyip göreceğiz.

(Gündemi Pir Dergâhı Üzerinden Okumak)
DERGÂH CEMEVİNE DÖNÜŞTÜRÜLSÜN ÖNERİSİ
HÜKÜMETİN KARARINI ONAYLAMAK DEMEKTİR

Gündemi Hacıbektaş’taki Pir Dergâhına taşıyarak, madem Ayasofya müze statüsünden cami statüsüne dönüştürüldü; buradan hareketle, Pir Dergâhı da müze statüsünden cemevi statüsüne dönüştürülsün önerisi de dillendirilmeye başladı. “Danıştayın almış olduğu karar doğrultusunda, eşit yurttaşlık haklarımız göz önünde bulundurularak Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı sahipleri olan Alevilere cemevi statüsünde geri verilmesini talep ediyoruz.”, çağrısıyla imzaya açıldı bile. öneri yanlıştır: Çünkü Pir Dergâhının Alevi tarihindeki statüsü cemevi değil, üniversite karşılığı olarak okuldur, ötesinde diğer dergâhların yönetim merkezidir. Kendisini halkın özlemleriyle özdeşleştiren ve bu özlemlerin gerçekleşmesi için başkaldıran Alevi kültürünün üniversitesidir Pir Dergâhı.

Ne yapılması gerekir? sorusunun yanıtı açıktır bence: Dergâhın, müze statüsünde dünya kültür mirası listesine alınması için mücadele başlatmak ve listeye alınan müze statüsündeki Dergâhın korunması görevini, Bakanlar Kurulu kararıyla Alevilere verilmesini sağlamak.

Yapılması gereke budur. Tersi davranır da müze statüsü, cemevi statüsüne dönüştürülsün dersek, Ayasofya için alınan kararı onaylamış oluruz; bu da iktidarı desteklemek anlamına gelir.

MANİFESTO–Esat KORKMAZ


Alevi kültürünün gelecek zamanını yaşıyoruz: Söyleyecek çok sözümüz olmalı. Felsefemize, öğretimize, inancımıza ve tarihimize ilgisizliğimiz suçluluğa dönüşmeden, isyan-sorgulama geleneğimizi güncelleyerek sıkıntılarımızı lokma yapıp, umutlarımızı evrenselleştirmek durumundayız.
Yabancılaşmaya dur diyecek bir çağrıya ihtiyacımız var: Dilerim bu Manifesto çağrıya ışık olur; ışık olur da kendimizle ve doğayla kucaklaşırız.

DOĞUŞTAN GELEN KAST SİSTEMİ
Ezidilik (1) denli çok aşamalı olmasa da Alevilikte iki aşamalı bir kast sistemi vardır: Bir tarafta, sıvı bilgi olarak algılanan kutsal kanın taşıyıcıları olan seçilmişler (dedeler-çelebiler), diğer tarafta ise seçilmişlere muhtaç seçilmemişler (talipler-müritler) konumlanmış durumdadır.
Özünde, bu bir örgütlenmedir: Bu örgütlenme hem bireyi hem toplumu hem de inancı kucaklar; doğal olarak bu örgütlenme tarihsel sürecinde, seçilmişlerin belirleyici olduğu ve haklarının kan güvencesine kavuşturulduğu bir ruhbanlığın yapılanmasına neden olmuştur. Seçilmişlerle seçilmemişler arasında geçiş olanaksızdır ve bu doğuştan gelen bir yazgıdır. Yapılanan kast sistemi kan bağıyla sonraki kuşaklara aktarılmaktadır. Kast sistemi gereği, topluluğa mensup her Alevi, doğduğu andan itibaren inançsal ve kültürel açıdan belirli sorumlulukları vardır ve bu sorumlulukları yerine getirmek durumundadır.

BİLGİ KANDAN ÖZGÜRDÜ
Ocaklı geleneğin ilk örgütlenme aşamasında, bilgi kandan özgür idi: Bilgi henüz kanı keşfetmemişti; sözel kültürün eğitim kanalları yaşama taşınarak bilgi üretiliyordu. Bu nedenle felsefeden, öğretiden bağımsız bir inanç örgütlenmesine gidilmedi; neden anlamında belirleyici duruma yükselen seçilmişleri (ruhbanları/ dedeleri-çelebileri), daha doğrusu seçilmişlerin kanını kucaklayan bir inanç örgütlenmesi yoktu, olamazdı da tam tersine, ruhbanlıktan (kandan) özgür, ayrım yapmadan Yol insanını, yani Yol insanının bilgisini kucaklayan, Yol-Erkân örgütlenmesi vardı. Bu aşamada ocak örgütlenmesi hem bir mücadele örgütü hem de bir okuldu; doğal olarak, birey-toplum bilincinin taşıyıcısı bir tolum-topluluk örgütlenmesi idi.

Sonraları bilgi-kan özdeşliğine taşınıldığı için, kan kutsallığı, Aleviliğin en büyük tehlikesi olup çıktı. Ocakların ilk oluşum aşamasında, kan bilgi taşımıyordu; kan, dışarıya karşı soy saflığını koruyan bir araçtı, ötesinde örgütlenme temeliydi. Yol bilgisi, sözel kültürün eğitim kanallarının işlevli olmasıyla elde edilen bir kazanım idi. Sözel kültürün kitabı hafıza idi ve hafıza kayıtları ezberlenerek yeni kuşaklara aktarılıyordu. Aktarılan bilgi, ritüellerle içselleştirilip taşınıyordu. Söylenceler bu eğitimi destekliyor idi; doğal olarak, kan-bilgi ilişkisi yoktu.

Soy olgusu, iki biçimde algılanmak gerekir: Birincisi, nesnel(bilimsel) soy zinciridir. Uzak uzak atadan kan izlenerek oluşturulan soy zinciridir. İkincisi ise gönül soy zinciridir; İslam’ın muhalefet hareketi geriye izlenerek taşınılan Ehlibeyt’ten başlayarak, gönül bilgisini taşıdığına inanılan kimliklerin arka arkaya sıralanmasıyla oluşur. Yol inancında bu gönül soy zinciridir, altın zincir olarak algılanır. Tasarımın mantığından da anlaşılacağı gibi bu soy zincirinin kanla bir ilgisi yoktur. Ne var ki Alevi Ocaklı geleneğinde, nesnel soy zinciri silindiği için, gönül soy zinciri, kan belirleyici nesnel soy zincirinin yerine geçmekte ve ciddi bir bilgi kirlenmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda, Evladı Resul, kan evladı değil, gönül evladı ya da yol evladı olarak algılanmak durumundadır.

ALEVİLİK KİTAPLI MI? YOKSA KİTAPSIZ MI?
Burada hafıza konusuna bir açıklık getirelim ve son dönemde ortaya atılan bir yanlışa da tanı koyalım: Alevilik kitaplı bir kültür mü? Yoksa kitapsız bir kültür mü? Öncelikle belirtelim: İki kültür, iki kitap vardır; yazılı metinlerden oluşan yapıt anlamında yazılı kültürün kitabı ve ezberlenecek bilgilerin kayıt edildiği hafıza anlamında sözel kültürün kitabı.

Yasaklı sözel kültürde hafıza kayıtları, yazıya dökülmezdi; çünkü yazı, düşmana sunulmuş bir ihbar mektubu olarak algılanırdı. Son günlerde kimileri, cambazlık yaparak Alevilere bir kitap buldu: Adı Kudret, “… Aleviliğin kutsal kitabının adı da ‘Kudret’tir… Ne yazık ki Aleviliğin kutsal kitabı ‘Kudret’ten günümüze hiçbir yazılı eser kalmamıştır…” (2)

Kudret kitabına ben hiçbir kaynakta rastlamadım aslında rastlayamazdım da çünkü sözel yoldan gelen yasaklı kültürlerde, yazılı kültürün kitabı gibi bir yapıt olamazdı. Kutsal söylencelerde Kudret kitabından değil, kudret kandilinden söz edilir: Kudret kandili bir kitap değil, bir metafordur (mecazdır).
Metafizik belirleyici düşüncede bu metafor, var olduğuna inanılan metafizik Tanrı’nın hafızasını simgeler. Bâtınî felsefe ölçü alındığında ise hiçliğin (bâtının/karanlığın/görünüşe taşınmamış gizil nesnelliğin), doğum ürünü aydınlığın hafızasını betimler.

ALEVİ TARİHİNİ KURTARMAK
Alevi tarihi toprağımın en gerçekçi siyaseti-politikasıdır. Bu gerçekçi politika-siyaset yasaklı yoldan taşınmıştır. Resmi tarihin sınırlarının dışına taşınmadan, oradaki tarih güncellenmeden yasaklı olan Alevi tarihi kurtarılamaz. Bu gerçeğin bir yanıdır: Diğer yanı ise “Geçmiş bugünden kurtarılmalıdır” (3): Her iki anlayışı birlikte düşündüğümüzde tarihi kurtarmak için, resmi tarihin dışına taşınıp oradaki tarihi güncellemek, daha sonra da güncellediğimiz tarihi, bugünün saldırısından korumak gerektiği anlaşılır.

Tarihine dönemeyenler insanı, günlük yaşamın içinde, onu gözlemleyerek tanımaya çalışırlar. Böylesi durumlarda genellikle bilgi ile görüntü birbirine karıştırılır. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey, kimi kez önümüzde somut olarak dursa da çıplak gözle kavranamayacak denli karmaşıktır. (4)

GERİYE DÖNÜŞ TAPIMI
Demek ki Aleviliğin, doğumundan günümüze yaşanmış bir yasaklı tarihi vardır. Bir de geriye dönüş tapımı gereği İslâm’ın muhalefetinin içine taşındığında sahiplendiği, bir yasaklı tarihi vardır. Bu ikili yasaklı tarih anlaşılmadan, Alevi tarihi sağlıklı olarak bilince taşınamaz.

XI.-XII. yüzyıllarda Anadolu’da yapılanıp biçimlenmeye başlayan Anadolu Aleviliği, geriye dönüş tapımı gereği, İslâm’ın doğuş koşullarına taşınırken, İslâm’ın Ortodoks değerlerini ve kimliklerini kaynakta kurutmak için tapım konusu inanç kaynaklarını yaratır. Bu gerçeklik nedeniyle Alevilikte, nesnel kaynaklarla inanç kaynakları genelde aynı yerde/coğrafyada bulunmaz.

Anadolu Aleviliğinde geriye dönüş, kalın çizgileriyle yapılanma sürecinde Babai Hareketiyle başlar ve Şah Hatayi dönemiyle tamamlanır. Geriye dönüş, Anadolu Aleviliğinin kaynak kültürlerinde, atalar tapımı olarak önemli bir işlevselliğe sahipti. Önemi nedeniyle bu tapım değerleri, Anadolu Aleviliğine taşınmıştır. (5)

BİLGİ KANLA DEĞİL, KERAMETLE ÖLÇÜLÜYORDU
Kâmil insanın kâmil olma durumu, kanla değil, kerametle ölçülüyordu: Alevilikte gerçek yaşamın kendisinde ya da nesnel süreçte mucize yoktur; yani keramet burada yaşama geçmez, kerametin yeri söylence zeminidir. Daha doğrusu bâtınî anlamda keramet, akıl yürütme yoluyla akıl dışına taşınılarak, yani akıl/ mantık engellerinin bulunmadığı bir ortama gidilerek, özlemlerin ve dileklerin, toplumsal yükümlülük üstlenmiş kimlikler aracılığıyla dışa vurumudur. Toplumsal yükümlülük üstlenmiş kimlik, temsil ettiği insanların temsil gücüyle (temsil ettiği güç kendi birey gücünün çok üzerinde olduğundan bu ancak kerametle dışa vurabilir ve bu dışa vuruma masalsı dil uygundur) söylence zeminine aktarılır. (6)

Felsefi düzlemde kerameti bir metafor (7) olarak algılamak gerekir: Keramet metaforu, metafizik zeminde, varlığına inanılan Tanrı’nın gücünü pekiştiren bir eylemdir. Bâtınîlikte ise bu metafor, velinin yetişmişliğini ve halkın gücünü kanıtlama temellidir: Bir velinin keramet gösterebilmesi için toplumsal bir yükümlülüğün parçası olması, yani kendi dışında toplumsal özlemin-çıkarın savunucusu olması zorunludur. Bu durumda, çıkarını-özlemini savunduğu insanların toplam gücü kadar bir gücün taşıyıcısı olacaktır. Bu gücün nelere kadir olduğunun kanıtlanması için veli, söylencesel kurguda, insanüstü-olağanüstü eylemleriyle öne çıkar. Kan burada bir işleve sahip değildir.

SONRALARI NE OLDU?
Yaşanan yabancılaşmaya koşut, tarih, kutsalın tekrara dayanan diyalektiğine kilitlendi, tekrarın mantığı mührünü vurunca tarih, baştan yazıldı ve bitti: Bu nedenle, baştan yazılıp bitmiş bu tarih, sürekli tekrarlanmaya başladı; yerinde sayma ilerleme olarak algılandı, tarih bilinci üretilemedi, böylece bu tarih geleceği üretmekten muaf oldu.

Geriye dönüşümlü olarak kurgulanan bu tarih, başlangıç ile sabitlenen şimdi arasında git-gele indirgenmiş durumda; gelecek olana değil, geçmişe öykünen bir tarih. Bu tarih, Alevilere selamet getirmeyecektir bunu bilelim; çünkü bu tarih, Alevilerin kendileri tarafından kendileri aleyhine yapılandırdıkları bir tarihtir ya da kendileri tarafından kendilerine kurulan bir tuzaktır.

BİLGİ-KANLA BULUŞTU
BÜTÜN DOĞRULAR TERSİNE DÖNDÜ

Geleceği üretmekten aciz kolektif algı, kanı bilgiyle ilişki içine sokarak tekrara kilitlenen bu tarihi, bu tarih içinde kendini güvenceye almak eğilimine girdi. Söylencesel anlatım, bu anlayışı kutsayacak biçimde içerik kazandı. Şimdi bu içeriği, geleneksel söylencesel kayıtları da dikkate alarak yorumlamaya çalışalım:

Allah, bâtından görünüşe nur biçiminde taşındı. Nur hem Allah hem de Allah’ın bilgisi idi. Allah’ın nurundan, yani bilgisinden ilk nasiplenen Ehlibeyt oldu: Bu nedenle Ehlibeyt, varlıkların tümünden daha kutsaldır.

Aslında Allah nuru(bilgisi), iki parçadan oluşmaktadır; nübüvvet nuru (bilgisi) ve velâyet nuru (bilgisi). Bâtında, nübüvvet nuru (bilgisi) Muhammet olanağı, velâyet nuru (bilgisi) Ali olanağı durumundadır; dolayısıyla birlikte düşünüldüğünde bu nur (bilgi), Muhammet-Ali nuru(bilgisi) adını alır; inanca göre kudret kandilinde balkıyıp duran işte bu nurdur (bilgidir); bu nur (bilgi), yabancılaşmayı onaylayan söylencenin kaynak metaforudur.

Muhammet-Ali dünyaya gelinceye değin, bu nur (bilgi), peygamberler aracılığıyla taşındı. Abdülmuttalip’e kadar bu nur (bilgi), tek bir bütün olarak geldi: Daha sonra ikiye ayrıldı, nübüvvet nuru (bilgisi) Abdullah’a, velâyet nuru (bilgisi) Ebu Talib’e geçti; izleyen süreçte, parçalardan nübüvvet nuru (bilgisi) Muhammed’de, velâyet nuru (bilgisi) Ali’de kemalini buldu.

Ali ile Fatma evlenince bu iki nur (bilgi) parçası tekrar birleşti ve sırasıyla bir imamdan diğerine aktarıldı. 12. İmam’ın gaibe çekilmesiyle Ehlibeyt nurunun (bilgisinin), insanlarda temsil ve tecellisi son bulmuş oldu.

Anlaşılacağı gibi Alevilikte tekrara kilitlenen kutsal tarih, Allah’ın Ehlibeyt’e nurunu (bilgisini) aktarmasıyla başladı ve 12. İmam’ın gaibe çekilmesiyle bitti; süreç gereği bilgilenme süreci de sonlandı. Allah bilgisi, kanın parçası durumuna geldi ve genlere taşındı; bu bilgiye hiçbir biçimde yeni bir bilgi eklenemeyecekti; açıktır ki bilgi, eğitim ve öğrenme yoluyla kazanılamayacaktı. Seçilmişlerin yani dedelerin-çelebilerin eğitime ihtiyaçları yoktu.

Yabancılaşma bu boyutuyla içselleştirildiğinde bugün Alevilik, eğitim ve akıl düşmanıdır; çünkü Yol’un bilgisi, yani felsefesi, öğretisi ve inancı genetik yoldan taşınmaktadır.

Yabancılaşma koşutunda ocaklı gelenek, okul olma durumundan uzaklaşmış, kast sistemi temelinde, eğitime düşmanlıkla belirgin bir inanç örgütlenmesine dönüşmüştür. Bu yapı tersine dönüştürülemezse eğer, ocaklı geleneğin taşıyıcısı ocakzadeler, Aleviliği altın tepside, şeriatçı inanca teslim edeceklerdir bu kesin.

BİLGİNİN KANDAN ÖZGÜRLEŞMESİ VE HAKİKATÇİ ALEVİLİK

Alevilik tarihinde bu yabancılaşmaya bir başkaldırı olmuş mudur? sorusunu olumlu yanıtlamak durumundayız: Bu başkaldırının sahibi Hakikatçi Aleviliktir.

Hakikatçi Aleviliğin coğrafyası olarak tanımlayabileceğimiz bölge, gövdesi Maraş, ana kolları Sivas-Malatya olmak üzere, Binboğa-Nurhak-Engizek ve Nemrut dağ sıralarını içine alan İç Toroslardır. Konuya ilişkin Mehmet Bayrak’ın makalesi, Mehmet Kömür’ün yazdığı Haydarî Divanı’na alınmıştır: Makalede, Hakikatçi Aleviliğin inanç ve kültür kaynakları hakkında geniş bilgi verilmesine karşın, kan-bilgi ilişkisine yönelik tek satır bile yok. Mehmet Bayrak’ı yakından tanıdığım için, bir art niyet görmüyorum, konunun önemini algılayamamış diye düşünüyorum. (8)

1800’lerin ortalarından başlayarak bölgede filiz veren Hakikatçi Alevilik, kandan özgürleşme hareketini yaşama taşımış, tekrardan özgürleşen akıl yürümeye başlamış, Alevi müziğinin ve edebiyatının yaratılmasında, önemli işlevler üstlenmiştir.

Terim olarak Alevilik öne alınınca, Alevilik-Bektaşilik-Bedreddinilik üçlemesi-nin son iki halkası perdelenmiş; Hakikatçi Alevilik ise tümüyle görünmez kılınmıştır. Gelişmeye koşut, İç Toroslardaki ocaklar da yapılarındaki gelenek temelli Hakikatçi Alevilik algılarını silmişlerdir.

Hakikatçi Alevilikte, her şeyden önce kan kutsallığına tavır almış, taşıyıcı-sözcü kimlikler, kendilerini Dede olarak değil, Bektaşi olarak tanımlamışlardır: Kan kutsallığından bilgi kutsallığına atlamışlar; kan örgütlenmesini değil, insancıl bir çizgide toplumsal örgütlenmeyi, yani ütopyayı yeryüzünde kurmaya yönelik örgütlenmeyi yüceltmişlerdir. Kendilerini Bektaşi/ Hakikatçi Derviş-Hakikatçi Baba olarak tanımlamakla birlikte, tarikat olarak Bektaşiliğe de girmemişler; arafta kalarak hem Aleviliği hem de kan kutsallığı dışında kalmakla birlikte yabancılaşmış Bektaşiliği, terbiye etmek gibi bir yükümlülük altına taşımışlardır kendilerini; her şeyden öte, bugüne musallat olan umutsuzlukla ilişkilerini öne alıp umudu doğuma hazırlamaya girişmişlerdir. Melûlî Baba, çarpıcı bir örnektir. İfade etme açısından en özgün tavır, Âşık Mahsunî Baba’dan gelmiştir. Kendi anlatımından dinleyelim:

“…Hocam, izin verirseniz ben zincir hazırlamak istiyorum bu konuya… Ben anlıyorum ki Alevilik, İslâm’ın katı ve kuralcı yollarını kıran, totaliter baskılarını yok eden, insana dönüştüren, malzemeyi insan kabul eden en ılık, en çağdaş bir görünümdür. Ancak yüzyıllar sonra da Aleviliğin o ütopik, efsanevi yapısını kıran Bektaşiliktir. Yani Aleviliğin de saçma yönlerine hayır diyebilen, Aleviliğe ait olmayan, Alevilik gibi gösterilen bütün umdelerine rest çeken, çok çağdaş bir-siz daha iyi biliyorsunuz ki-12.yüzyılda Hacı Bektaş Veli, Anadolu’ya sızmıştır. ‘Biz malzemesi insan olmayan hiçbir inanca mecbur değiliz’ kanıtını bize vermiştir. Ben, konuyu kaybetmeden, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya yaptığı üretimden yola çıkarak diyorum ki: Bektaşilik bir Alevi Rönesansı, bir Alevilik Devrimidir. Yani babadan oğula akan bir genetik yol değildir…” (9)

Geçmişte ocaklar okuldu; belden gitme değil, yoldan gitme destur kabul edilerek Dört Kapı Kırk Makam adlı eğitim programı, adına öğretmen dediğimiz dede-baba, rehber vb., önderliğinde, adına okul dediğimiz mekânlarda öğretilerek Alevilik güncelleniyordu. Bilgi kutsallığı kuşatıcılığında inanç, neden olmaktan çıkıp sonuca bağlanıyordu. Ve inanç, doğanın aklını/ insanın aklını karşılamak, onunla kucaklaşabilmek, onu onaylamak için örgütleniyordu, Cehennem’den sakınmak, Cennet’e gitmek için değildi.

Bugün ise ne yazık ki bilgi kutsallığından kan kutsallığına geriye dönüş yapılmış ve bâtınî felsefe-bâtınî tasavvuf ötelenmiş, şeriatçı inançlara kapı aralanmıştır. Bu olumsuz sürece direnemezsek acı ama gerçek, hızla yabancılaşacağız. Yapılacak şey açıktır: Zaman yitirmeden Hakikatçi Aleviliği güncellemek, kabaran sel durumuna dönüşen yabancılaşmaya dur demektir.

KAYNAKÇA
(1) Ezidilikte kast sistemi öncelikle Çift İsimliler ve Tek İsimliler olarak ikiye ayrılır. Çift İsimliler kendi içinde Mirler/Emirler, Şeyhler, Pirler olarak sıralanır. Tek İsimliler ise yine kendi içinde Kavallar (Qewallar/ Qewwallar), Fakirler (Fegîrler), Koçekler (Qoçekler) ve Müritler biçimde sıralanır. Kastlar arasında geçiş yoktur. (Korkmaz, Esat; Ezidiler/ Melek Tavus’un Talihsiz Halkı/ Kırmızı Ezid’in Kuzuları; Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul- 2015, s, 193-213 arası)

(2) Ataş, Ali Ekber; Alevilik Din Öğretisi Değil, Bir Felsefedir/ Cumhuriyet, 2 Temmuz, 2020, s, 8

(3) Dellaloğlu Besim-Odman Aslı-Yardımcı Sibel; Walter Benjmin’le Olağaüstü Haller, Cogito; Yapı Kredi Yayınları, Üç Aylık Düşünce Dergisi; Sayı: 52; Güz 2007; s, 24-25

(4) “Tarih, asla gerçekliğin kendiliğinden gelip de içine yansıyacağı veya hemen kendini göstereceği bir ayna değildir. Tarih hiçbir yerde önceden yazılı değildir; satırların arasında gizlenen ve açığa çıkarmanın ya da göstermenin yeterli olacağı bir gerçek değildir; tarih şeylerin içine kazınmış ve sadece aynen anlatmanın yeterli olacağı bir seyir, bir bakış da değildir: Tarih, kelimelerden oluşan bir meseledir. Onu kaydeden, yani onu üreten tarihçinin dışında mevcut değildir. Her tarih bir kurgudur…. En yakın tarihimiz bile tıpatıp ayni biçimde, önceden üretilmiş şemalardan, yapısal modellerden, mitlerden hareketle yazılmıştır, yazılmaktadır…” (Dumézil Georges; Mit ve Destan I/ Hint-Avrupa Halklarının Destanlarında Üç İşlev İdeolojisi-Çev.: Ali Berktay-; Yapı Kredi Yayınları, İstanbul- 2012; s, 18-19; Giriş/ Üç Varmış Üç Yokmuş-Joel H. Grisward-)

(5) Korkmaz, Esat; Bütün Yönleriyle Alevilik, Demos Yayınları, İstanbul- 2015, s, 205-208 arası

(6) Korkmaz, Esat; Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü; Anahtar Kitaplar Yayınevi, Beşinci Baskı, İstanbul- 2016, s, 393-394

(7) Türkçeye Fransızcadan geçen metafor kelimesinin kökeni Yunancadır. Aktarma ve taşıma anlamına gelen Yunanca ‘metaphora’ kelimesinden gelmektedir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde metafor kelimesinin anlamı mecaz olarak açıklanmaktadır.

(8) Kömür, Mehmet; Haydarî Divanı/ Hayatı-Yaşam Felsefesi-Şiirleri; Demos Yayınları, İstanbul- 2010, s, 53-81 arası

(9) Radyo Ekin’de, 10 Ocak 1999 günü yapılan söyleşiden; program sahibi Nejat Birdoğan, Mahsunî konuk…

Sonsuzluğun ve Sürekliliğin Piri Melek Tavus–Esat Korkmaz

SONSUZLUĞUN VE SÜREKLİLİĞİN PİRİ
(Pir-e Her u Her)
MELEK TAVUS (1)
Esat Korkmaz


Melek Tavus Ezidi geleneğinde ‘Pir-e Her u Her olarak algılanır; bu algı, ‘Sonsuzluğun ve Sürekliliğin Piri’ anlamına gelir. (2)

Türkiye’nin resmi hafızası vicdansız: Bu vicdana başkaldırıp toplumsal vicdanla buluştuğumuzda, yasaklı kültürlerle ilişkilerimiz olağanlaşacak, ortak geleceğimiz güvence altına alınacaktır.

Ezidiler, önsüz-sonsuz İyi’ye ve önsüz-sonsuz Kötü’ye, yani, tektanrıcı dinlerin metafizik Tanrı’sına ve Şeytan’ına karşı, doğa kadar iyi-doğa kadar kötü Melek Tavus’u tasarımlamakla diyalektik düşünmenin yolunu açtılar bize.

Üç ilke, Beş Farz, Üç Büyük Günah ile yaşama tutunan; ahret kardeşliğiyle acıları ve mutluluğu paylaşma temelli bir örgütlenmeye giden; kirvelikle kendilerini kuşatan düşmanlarıyla birlikte yaşama olanağını üreten ateşin sahibi Ezidileri ya da Kırmızı Ezid’in Kuzularını bir makaleyle selamlayalım, istedik.

Gizliliği ilke durumunda öne alan ve dışa kapalı yaşayan dünün Ezidileri bugün, kapılarını dünyaya açıyor, bizi tanıyın diyor. Açılan bu kapıdan girmek, felsefelerini, öğretilerini ve inançlarını öğrenmek, kendilerine yönelik olarak başlatılan ve beslenmeye çalışılan karalamalara karşı toplumsal bir sorgulamayı başlatmak zamanıdır gün. Unutmayalım: Bugünü sorgulayıp yarına taşınamazsak eğer şimdide ölürüz.

Melek Tavus, tektanrıcı dinlerin şeytanı değildir, Zerdüştlüğün önsüz-sonsuz kötüsü de değildir. Hem tektanrıcı dinlerin şeytanına hem de Zerdüştlüğün Ehrimen’ine bir başkaldırıdır. Tektanrıcı dinlerdeki Şeytan algısını öne alarak Ezidileri Şeytan’a tapanlar olarak suçlamak, cahilliğin dışa vurumudur. (3) Tektanrıcı dinler öncesi, diyalektik karşıtlığın zorunlu yanı olarak tasarımlanan ve öğretmen olarak algılanan Şeytan ile akrabalık kurarken tektanrıcı dinlerin Şeytanından, yani önsüz-sonsuz kötüden firar eder Melek Tavus; firar etmiştir Melek Tavus bağlısı Ezdiler. Melek Tavus’u, tektanrıcı dinlerin Şeytan’ına bir başkaldırı olarak algıladıkları için Ezidiler, -Biz öyle değiliz, anlamında tavırlarını nesnelleştirmek için Şeytan terimini kullanmazlar, ötesinde, Şeytan’ı çağrıştıran ya da Şeytandaki harfleri içeren sözcükleri kullanmaktan da sakınırlar. (4)

Mir’in feryadı bunun kanıtı durumundadır: “Yezidi teolojisinde karar verici bir rolü olan Melek Tavus, Müslüman komşularımız arasında büyük bir karmaşa yarattı ve oldukça vahim yanlış anlaşılmalara yol açtı… İnancımız üzerine yalnız bölük pörçük bilgilerle donanmış çok sayıda Kuran bilgini Melek Tavus ile hem İncil’de hem de kutsal Kuran’da sözü edilen Şeytan’ı, isyancı meleği aynı kefeye koydular. Bu yanlışı temel alarak bize ‘Şeytan’a tapanlar’ denildi ve böylece katliamların doğal adayı olduk. Kendi inanç deneyimleriyle başkalarının inançları arasında karşılaştırma yapma alışkanlığı esasında zararsızdır. Hatta bu tür karşılaştırmaların belirli ön koşullar altında yararlı olduğu kanıtlanmıştır. … Azda’nın kendi maddesinden yarattığı ilkti ve emirlerini dinleyen de ilk oydu. Ama Melek Tavus, gördüğümüz gibi önünde boyun eğmeye de karşı çıkmıştı. Salt otoriteye karşı sonsuz bir başkaldırının da kurucusuydu. Başkaldırma, mutlak ve ilginç bir güce karşı çıkılması yoluyla Azda’nın yerinin onaylanması, Melek Tavus aracılığıyla gerçek anlamını ve değerini kazanıyor. Ancak karşıtların bağlantısı bu değerler sistemini öne çıkarıyor; bu sistem olmasaydı varoluş boş ve bu nedenle de daha sert bir çelişki olacaktı. İnsan öldürme düşüncesiyle silahlanmıştır ve buna rağmen öldürmemesi için uyarılır. İnsan yaratıcısına itaat etmelidir ve buna rağmen ona Melek Tavus aracılığıyla başkaldırının yolu gösterilir…” (5)

İyilik Melek Tavus’un yapısında olduğuna göre Melek Tavus’tan bağımsız ve O’na egemen bir İyilik Tanrısı olamaz: Demek ki Azda (Xuda, Xudê, Xudawend, Êzdan vb) iptaldir, yetkisizdir; daha doğrusu, varoluş tasarımı gereği eyleme geçer geçmez, O’nun eylemli hali olarak Melek Tavus halini alır. Yapısındaki karşıtların kavgasından, her şey ortaya çıkar. Kötülük iyiliğin, iyilik kötülüğün yiyeceğidir artık; iyilikten kötü sonuçlar çıkabileceği gibi, kötülükten iyi sonuçlar da çıkabilir. “Ezidiler kendi başına var olan olumsuz ve baştan çıkarıcı bir kuvvet olduğunu kabul etmezler. Bir insanın hayatını da önceden belirlenmiş, mukadder bir şey olarak görmezler. Dolayısıyla bir Ezidinin kötü davranışı, onun bir kötü güç ya da kötü insan tarafından yolundan saptırıldığı şeklinde açıklanamaz…. Ezidilikte iyi ve kötü ilkeleri birbirinden koparılmamaktadır. Tamamen kötü ya da tamamen iyi insanlar ve davranışlar da yoktur. Her şey çok anlamlı ve çelişkilidir. Böyle olunca, kötü bir eylemden ortaya olumlu bir şey de çıkabilmektedir.” (6)

Melek Tavus, karanlık-aydınlık ya da gizil nesnellik-açık nesnellik biçimindeki varlıkların birliğinin toplamıdır. Zıtları yapısında taşıdığı için Melek Tavus, zâhirde, dünyanın-evrenin, ötesinde dünyanın-evrenin parçası-birimi anlamında herhangi bir varlık ya da gökcismidir. Bâtında ise dünyanın-evrenin ruhu-canıdır. Açık anlatımla zâhirde ışık, bâtında karanlıktır.
Doğal olarak Melek Tavus’un aklı-bilgisi, yani yasaları kendi bedeninden-kendi ruhundan-canından derlenecektir: Işığın ve karanlığın yasaları-ilkeleri olarak bilince-inanca taşınacaktır. Zâhiri algıda Melek Tavus, somuttur; her somut varlık gibi, ışık saçarak kendisini tüketir. Saçacak ışığı kalmadığında yok olmaz, dönüşüme uğrar; soyut duruma gelir, yani bâtınî anlamda karanlık olur. Öyleyse Melek Tavus, değişen-dönüşen, yani doğan doğuran doğanın kendisidir. Bu değişim-dönüşüm, yani doğum, önsüzden-sonsuza akar gider.

Ezidiye düşen yükümlülük Melek Tavus’un yapısında gerçekleşen zâhirden-bâtına (ışık saçarak kendini tüketen) ve bâtından-zâhire (karanlık saçarak kendini tüketen) dönüşümün eğilimlerini saptamak ve bunu bilince-inanca bağlamaktır. Bağlanma gerçekleştiğinde her Ezidi, kendine ilişkin bilgiden kendini kuran bilgiye; doğaya ilişkin bilgiden doğayı kuran bilgiye taşınır: Taşınır taşınmaz, hem gizil nesnelliğin, yani hiçliğin-karanlığın, hem de açık nesnelliğin, yani somutluğun-aydınlığın aklıyla buluşur. Çünkü akıl, karanlığın içindeki aydınlık ya da aydınlığın içindeki karanlıktır.

Diğer taraftan Melek Tavus, keyfi davranan bir tapım kimliği değildir: Varlığının eğilimlerine aykırı davranamaz; kendi yasaları dışına çıkamaz ancak yasaları içinde özgürdür. Melek Tavus’un buyruğu, kendi özü gereğidir. (7) Tanrı buyruğu gökten inmez; Melek Tavus’un yapısından dışına taşınır. Her varlığın, sonsuz seçenekte var olabilme olanağı, Melek Tavus’un yapısında gizil olarak vardır.

Başlangıç tasarımlarında, İblis ya da Şeytan, diyalektik karşıtlığın olumsuz yanı olarak kimliklendirildi. Bu olumsuzluk bugünkü anlamının ötesinde bir zorluğu, güçlüğü ya da acıyı, sıkıntıyı anlatıyordu. Aynı zamanda olumsuzluğun yapısında, edilgin durumda bir olumluluk vardı. Olumsuzluk ile olumluluğun zorunlu birlikteliği, varoluş için kesin koşuldu. Olumluluktan olumluluk üretmek ya da olumsuzluktan olumsuzluk üretmek yanlıştı: Olumsuzluktan olumluluk üretmek ya da olumluluktan olumsuzluk üretmek doğruydu.

Bu tür tasarımlarda İblis ya da Şeytan, onların emrinde olduğuna inanılan cinler vb. birer karşıtlıktı. Acı, sıkıntı, dert veren olumsuzluk, huzur veren olumluluğa göre daha akıllı olduğundan, karşıtın kimliklendirilmiş biçimi olarak algılanan İblis, Şeytan ya da onların denetimindeki cin vb. birer öğretmendi. Bu nedenle hayvan-tanrıcılıkta, çoktanrıcılıkta, doğa-tanrıcılıkta ve insan-tanrıcılıkta İblis’e ya da Şeytan’a-cinlere yönelik tapım, doğanın bütünündeki birliğe, bu birliği anlamaya yönelik bir tapımdı. Doğal olarak gerçekçi idi; bize taşınan İblis ya da Şeytan kimliğiyle ya da bunlara yönelik tapımla bir ilgisi yoktu. (8)

KAYNAKÇA

(1) Bu makale, Korkmaz, Esat; Ezidiler/ Melek Tavus’un Talihsiz Halkı/ Kırmızı Ezidin Kuzuları, Demos Yayınları, İstanbul- 2015, s, 81-89 arası
(2) Sever, Erol; Yezidilik ve Yezidiliğin Kökeni, Berfin Yayınları; Dördüncü Baskı, İstanbul- 2006; EK-I; Emir Muaviye bin İsmail el-Yezidi; Zerdüşt Bizimle Konuştu; Almanca aslından çeviren: Erol Sever; s, 132; Omerxalî, Xanna; Êzdiyatî/Cıvak Sembol Rîtûel-Wergera ji Ingilîzî: Ergîn Opengîn; Avesta Yayınları; İstanbul- 2007; s, 78-86 arası
(3) “Hem Ortadoğu’da hem de Batı’da Ezidiler büyük ölçüde ‘Şeytan’a tapanlar’ olarak algılanmıştır. Ezidiliği bu şekilde hatalı bir biçimde nitelemek Ezidiliğin yanlış anlaşılmasını derinden etkileyen faktörlerin en başında gelir.” (Kreyenbroek, Philip G.; Ezidilik/ Arka Planı, Dinî Âdetleri ve Metinsel Geleneği-Çev.: Amed Gökçen/Damla Tanal-; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul- 2014; s, 3)
(4) “Öteki inançlar tarafından kötü bir tabir olarak kullanılan Şeytan kelimesini Yezidiler kullanmazlar ve bu kelimeyi başka birileri onların yanında kullanırsa…. Bir hakaret olarak sayarlar.” (Guest, John S.; Yezidilerin Tarihi/ Melekê Tawus ve Mıshefa Reş’in İzinde; Avesta; Üçüncü Baskı; İstanbul- 2012; s, 66)
(5) Sever, Erol; Yezidilik ve Yezidiliğin Kökeni; Berfin Yayınları; Dördüncü Baskı; İstanbul- 2006; EK-I; Emir Muaviye bin İsmail el-Yezidi; Zerdüşt Bizimle Konuştu; Almanca aslından çeviren: Erol Sever; s, 130-133 arası
(6) Yalkut, Sabiha Banu; Melek Tavus’un Halkı Ezidiler; Metis Yayınları; Dördüncü Baskı; İstanbul- 2014; s, 64-65
(7) Korkmaz, Esat; Şeyh Bedreddin ve Vâridât; Anahtar Kitaplar Yayınları; İstanbul- 2007; Sayfa: 101
(8) Korkmaz, Esat; Şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü, Anahtar Kitaplar Yayınevi; İstanbul- 2006; s, 634-654 arası; Lerch, Wolfgang Günter; Bağdat’ta Ölüm Hallac-ı Mansur (Çeviren: Atilla Dirim); Yurt Kitap Yayın; 2000- Ankara; Roman; Sayfa: 160