Monthly Archives: Ağustos 2019

ALEVİ KAMUOYUNA AÇIK MEKTUP–Pişmeden Pişirilmez

ALEVİ KAMUOYUNA AÇIK MEKTUP

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu AABK ‘ya
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu AABF ‘ye
AABK İnanç Kuruluna
AABF İnanç Kuruluna

Pişmeden Pişirilmez’in (PP) Varolma Nedeni.

Pişmeden Pişirilmez PP, 2006-2008 tarihleri arasında AABF tarafından gerçekleştirilen birinci dönem ve daha sonra ki dönemlerde Dede-Ana Eğitimine katılan canların kendi aralarında oluşturdukları düşünce birliğidir. Yol Erkân Eğitimi almak için; düşünce atölyesi çalışması yapmak amacıyla bir araya gelerek, Yol taliplerinin oluşturduğu gönül birliğidir.
Pişmeden Pişirilmez PP’de ki gönüllü pirlerimizin, canlarımızın büyük bir çoğunluğu Konfederasyonumuz AABK ve bileşenlerinin, Alevi Kültür Merkezlerimizin üyesidirler.

Defalarca AABF İnanç Kurulu tarafından Kamuoyuna açıklanan “Sonuç Bildirgeleri” adı altında Pişmeden Pişirilmez PP ismimizin olumsuz anılmasına, karalanmasına rağmen şimdiye kadar bizim tarafımızdan sessiz kalınarak hiç bir karşılık verilmemiştir.
Alevilerin Sesi dergimizin Nr. 236 04/2019 sayısının 34 ve 35. Sayfasında “….. kendilerine Pişmeden Pişirilmez ismi altında birliğe nifak ekenler var” diye devam eden bir yazı yayınlandı. AABF İnanç kurulu tarafından kaleme alınan bu yazı haddini aşan bir yazıdır.
Bizim amacımız kurumlarımızla kavga edip birbirimizi tüketmek değil, Yol’da pişmeye, üretmeye ve birleştirmeye çaba göstermektir.

Avusturya’da Aleviliğin mahkemelik olmasıyla ilgili olarak, Avusturya Federasyonu ve Konfederasyonumuzla birlikte dayanışma içinde olduk. Aleviliğin kendine özgü Yolu, Erkânları değerleri olan, bağımsız bir inanç olduğunu vurguladık. Bu nedenle, AABK’muzun bu birleştirici, dayanışmacı tavrımızı olumlu olarak dile getirmesi doğrusu yüreğimize su serpmişti.

AABF’nin 30. yıl kutlamasına yönelik yaptığı çağrıda; AABK Genel Başkanımız Sayın Hüseyin Mat “Yol bir sürek binbir” düsturuyla, Alevi Kültür Merkezlerimizde şimdiye kadar yaşanmış olan dargınlıkların, küskünlüklerin, ayrılıkların bitmesine ilişkin, birliğimize, bütünlüğümüze yönelik çok anlamlı bir çağrıda bulunulmuştu. Ayrıca, Konfederasyon başkanımızın kurumlarımızda üye olmaya, birleştirmeye bütünleştirmeye çalışması da çok anlamlı ve olumluydu.

Buna karşılık, Konfederasyonumuzun bileşeni AABF İnanç Kurulu yöneticilerinin Alevi toplumumuzu ayrıştırıcı, ötekileştirici çelişkisini anlamak mümkün değildir. Barış dili yerine, Alevi Öğretisine uymayan düşmanca savaş dilini kullanmasını anlamak hiç mümkün değildir.

Bilinmelidir ki, AABK ve AABF gibi kurumlarımız Alevi toplumumuzun gözünde ne kadar değerli ise; Pişmeden Pişirilmez de Atölye çalışması yapan canlarımızın gözünde de aynı değerdedir.

AABF İnanç Kurulu Niçin Sık Sık Açıklama Yapıyor?

AABF İnanç Kurulu niçin sık sık açıklama yapma gereği duyuyor, sorun nedir? Bir birlik sorunu mu var? Bunun yanıtlanması için bazı noktalarda açık olmak gereklidir.
AABF İnanç Kurulu’muz 13 Nisan 2019 tarihinde bir araya gelerek bir “Sonuç Bildirgesi” yayınladı. Bu sonuç bildirgesine benzer açıklamaları çok sık yapmaya başladı. Bunu niçin yapıyor? Amacı nedir, ne yapmak istiyor? Toplumun ihtiyacını karşılayacak açıklamalar mı bunlar? Hayır.

AABF İnanç Kurulumuz bir Fetva Kurumu gibi çalışmaya başladı.
Yapması gereken şey bir bildirge hazırlamaya gerek dahi kalmadan sağlıklı çalışarak, canlarımızı ötekileştirmeden, ayrıştırmadan Alevi felsefesine yaraşır birlik için de Yol’a hizmet etmektir.

AABF gibi, Avrupa’nın en büyük Alevi kurumunun bileşenlerinin (İnanç Kurulu) birlik adını öne çıkarıp da birliği engelleyici böylesi bir çelişkiye taşınmasının bilinçli bir nedeni yok ise, toplumda gerginliğin sürdürülmesinden nemalanan bir kesimin olduğu ortaya çıkıyor.
Alevi örgütleri “Yol bir sürek bin bir” anlayışla örgütlendiler ve son zamanlarda ise buna yeni bir yapılanma eşlik etmeye başladı. O da İnanç Kurulları. Yani dedelerin-anaların oluşturduğu kurullar. Bu kurulların çoğu Alevi örgütlerinin bugüne kadar oluşturduğu kazanımdan beslenerek, o örgütlerin iradesi üzerinden kuruldu ya da kuruluyor. Dedelik dediğimiz kurum kadimden gelen tarihsel yapıdır ve kısmi olarak icazet ya da el alma geleneği ile sürüyor.

AABF İnanç Kurulu Bir Tehdit Kurulumudur?

Sorun, Dede-Ana kurumunun yapısından kopması, el alma geleneğinin kırılması, ocaklı olmaktan talip, Rehber, Dede, Ana, Pir ve Mürşit olmanın gereğinin yerine getirilmemesinden kaynaklanıyor. Bunu başarmayı amaç edinmesi gereken dedeler, bunun yerine birlik diye önüne gelene aba altından sopa göstererek, muhalif ya da farklı düşünenin başını ezeriz diye korku salmaya, tehdit etmeye çalışıyorlar. Böylesi bir yaklaşım Alevi örgütlülüğüne, Yoluna, Erkânına uygunmudur? Elbette hayır.
Bunu tüm Rehber, Dede-Ana, Pir ve Mürşitler için söylemek mümkün olmamakla birlikte, bu haksızlıkları görüp de susmak ikrarımıza sığmaz. Bu yolun kurucu kimlikleri bellidir. Yol nasıl ve kimlerle alınır açıktır? Rehberimiz, Pirimiz, Mürşidimiz kim diye sorulduğunda yanıtı bellidir. Alevilik Mürşitlik temelli bir toplumdur. Pir-talip ilişkisi dışında bir ilişkiyi kabul etmez.

Bilinçli olmak ikrarlı olmaktır, neye nerede ve kime ne söyleyeceğini bilmektir. Alevilikte demlenmemiş ham söz söylemek Dedenin-Ananın işi olamaz. Dede-Ana neyi nerede söyleyeceğine önem vermek durumundadır. Hele ki kurumsal bir görev alınca bu daha da büyük bir sorumluluktur. Rızasız lokma yenilemeyeceği gibi rızasız söz de söylenmemelidir.

Dede-Ana toplumsal bir taşıyıcıdır. Sorumluluğumuzun temeli Alevi bilincini insanlığa taşıyabilmek, canlı cansız tüm âlemi bir nazarda görerek adalet dağıtabilmektir. Yani işimiz gül verip, gül alararak yaren, can çoğaltmaktır, canları ayrıştırıp azaltmak değil. Ancak inançsal her tür ilişkiyi toplumun nabzına göre şerbet vermeye, güçlü olduklarını hissettikleri yerde ise bas bas bağırarak toplumdaki iradeyi, Alevi olma bilincini kırmaya çalışmak Alevi düşünme ve yol alma biçimi değildir. Kurumlarımızın yöneticileri barış dilini kullanmalı, sevgi, saygı, hoşgörü, adalet ve rızalık yönünden örnek tutumlar içinde olmak durumundadır.

AABF İnanç Kurulu Bildirgesi Rızasız Bir Açıklamadır.

AABF İnanç Kurulumuzun son yayınladığı adı “Sonuç Bildirgesi” olan açıklamanın içeriği asla kurumsal kimliğimizi, ikrarlı duruşumuzu, Aleviliğin mücadele biçimini temsil etmemektedir. Bu açıklamadaki kafa karışıklığı Alevi düşüncesinin toplumsal mücadele amacıyla ve beklentisi ile hiçbir şekilde ilişkili değildir.
Bilerek ve göstere göstere Şiacı yaklaşım, söylem ve İslam mimarlığı yapmak Avrupa’da olduğu kadar kadim topraklarımızda bitmeyen mücadelemizi yok saymaktır. Beslendiğimiz felsefe ile gösterilen irade düzeyi ilişkisizdir. Yolumuzun beklentisi ise hiç değildir.

Birçok karar da, her zaman bu açıklamada yer aldığı gibi “toplantıya katılan canlarımızın ortak kararı ile” aldık iddiası hiçbir şekilde doğru değil. Çünkü tüm Dedelerin-Anaların kafası bu kadar karışık değildir. Açıklama birkaç kişinin kişisel görüşüdür. Toplantıya katılan Dedelerimizin-Analarımızın tanıklığı ve bilgileri dahilinde oldu-bittiye getirilmiş bir açıklama olduğu gerçektir.

AABF İnanç Kurulunun yazısının içeriğine de, sunuş biçimine de katılmadığımızı açıkça vurguluyoruz. Bu “bildirge” bu anlamda rızalıkla gerçekleşmemiş ve Kurullarımızın düşüncesini yansıtmayan bir açıklamadır. Bunu söylerken amacımız Konfederasyonumuzu, AABF İnanç Kurulu’nu, bileşenlerimizi ve musahip kurumlarımızı yok saymak değildir. Bu açıklama ve kullanılan dil AABF içinde de taraftar bulan düşünceler değildir. AABF İnanç Kurulunun açıklamasında kullanılan aşağıdaki dil ve üslup asla kabul edilemez. Bu dil Talip-Mürşit topluluğunun dili olabilir mi? Bu dil, bu anlayış toplumumuzun önünü açma amacı taşıyan bir bildirgenin dili olabilir mi?
Aşağıda tırnak içindeki de AABF İnanç Kurulu’nun açıklamasından bir bölümdür. Kendi gibi düşünmeyenleri aşağılamak, karalamak ve hatta düşman göstermek, ötekileştirmek, ayrıştırmak kurullarımızın amacı olamaz. Kendi içindeki farklılıkları hoş göremeyenler, tahammül edemeyenler 73 millete aynı nazarla bakabilirler mi? Bu anlayış Dedelerin-Anaların üslubu olamaz. Bu yazı dili ve yaklaşım tarzı çocuklarımız, ikrârlı duruşumuz açısından edep-erkân sorunu yaratan bir üsluptur.

Kurumlarımız, Kurullarımız Toplumumuza Hizmet Etmeyen Sözden Sakınmalıdır.

“Yakın dönemlerde çeşitli isimler altında kurdurulan çakma Alevi dernekleri, Çeşitli kılıklar altında Alevilerin içinde barınan ancak sinsice Alevi değerlerine, kutsallarına kin kusan misyonerler, Alevi kökenli veya Alevi olmadıkları halde Alevilik, Alevi inanç ve ritüelleri hakkında Alevi öz değerlerlerini itibarsızlaştıran, şu veya bu inançlara yamayarak ciltler dolusu yazarak kafa bulandıran, Aleviliğe, değerlerine ve kutsallarına özde düşman sözde Alevi seviciler, Devletin, Diyanetin, Şii kurum ve kuruluşların kasasından beslenenler ve Alevi kökenli işbirlikçiler en büyük tehdittir.”

“…Bunlar Alevilerin birliğini, beraberliğini darmadağın etmeye yeminli olanlardır. Bunlar pirincin içindeki beyaz taşlardır. Bu birliği dağıtmanın en iyi yolu Alevilerin birliğinin çimentosu olan Alevi inanç değerlerini, kültürünü dejenere edip Pir-Talip ve ikrar bağını ortadan kaldırıp ocak sistemini yıkmaktır. Ocak’lara ve ocakzadelere karşı bu cenahın açtığı savaş bu yüzdendir. Ama şu unutulmamalıdır ki Ocaklar ve Seyidlik Kurumu ortadan kaldırıldı mı Alevilikte bitmiş olacaktır.”

Modern Alevi örgütleri içine taşınmış olan Dedelik Kurumu kendi kurumsal yapısı olan Talip, Rehber, Pir, Mürşitlik ilişkisini yadsımış, onu yok etmiş ve böyle örgütlenmeyi seçmiş. Ancak bunun işlevsizleşmesini onu eleştirene ya da kendine düşman saydığına, ilan ettiğine bağlanmaya çalışılmaktadır. Sormak durumundayız, cemal cemale geldiğimiz Meydan’da çerağ uyandırdıktan sonra böylesi bir düşünce ve söylem içerisinde olunabilir, hizmet yürütülebilir mi. Yol, bu söylenen ham cümleleri kabul eder mi?

İftira, yalan, dolan, hırs, kin, kibir, bilim karşıtlığı, küçümseme kurumlarımıza yakışır mı? Cem tutup, ikrar bağlayıp, Hakka Yürüme Erkan’ı yürüten dilimiz bu mudur? Bu mümkün değil. Bizler rızalık üzere konuşup, el ele el Hakk’a diyerek Yol yolak açıyoruz. Dedeler-Analar olarak bizim işimiz ve amacımız toplumun birliğini, rızalığını sağlamaktır. Biz farklı düşüneni de, farklı yollar izleyeni de düşmanlaştıramayız. Alevilik bir değerler bütünüdür. Niçin “Yol bir sürek binbir” diyoruz? Aleviliğin bu değerindeki manayı iyi anlamalarını ve uygulamalarını hatırlatmak istiyoruz.

Düşüncemizi Pirlerimizin bize öğrettiği gibi ifade etmekten başka bir dilimiz ve düşüncemiz olamaz. Edep-erkândan ayrılıp kötü söz kullanamayız, ikrarımızdan dönemeyiz.

Bu dil ve düşüncenin kurumlarımızdan, Yolumuzdan bir an önce çekilmesi gerekmektedir. Kem söz, kötü söz onu söyleyenlere, yazanlara aittir. Kurumlarımıza sirayet etmeye çalışan bu çürüme karşısında sessiz kalamayız. Kurullarımızın adını kullanarak, kurullarımızın yönetim organlarında dahi olunsa böylesi rızasız, ayrıştırıcı, ötekileştirici dil ve söylem kabul edilemez.

Kurumlarımız, kurullarımız ve Yol adına tüm insanlıktan, incinenlerden özür diler bu kirli dil ve düşünme biçimiyle mücadele edeceğimizi belirtmek isteriz.

Her Zaman Her Yerde Doğrunun Yanında ve Yanlışın Karşısında Olacağız.

Sonuç olarak, kendimizi Alevi kurumlarımızın, Alevi Kültür Merkezlerimizin, Federasyonumuz AABF ‘nin, diğer ülke Federasyonlarımızın, Konfederasyonumuzun aktif birer üyesi olarak görmeye, “bir olmaya”, “diri olmaya”, “iri olmaya”, birlik ve bütünlük içerisinde kalmaya devam edeceğiz. Haksızlıkları, hukuksuzlukları, adaletsizlikleri gördüğümüz anda birliğimizi, beraberliğimizi koruyarak tepkimizi göstereceğiz.
Toplumumuzu ayrıştırmadan, ötekileştirmeden, farklı düşüncede ve anlayışta olanlara hoşgörüyle yaklaşıldığında, birliğimizin, toplumumuzun yararına gördüğümüz her çalışmadan övgüyle söz edeceğiz, destekleyeceğiz. Kadimden gelen “Yol bir sürek bin bir” düsturuyla, bu açıklamamızın ardından hiç bir polemiğe girmeyeceğimizi hatırlatmak isteriz.

Her şeye rağmen kurumsal bütünlüğümüzü koruyarak, gerçek Alevi değerlerimizden zerre kadar bile taviz vermeyeceğimizi kamuoyuna önemle, saygıyla, sevgiyle ve aşkla iletmek isteriz.

Pişmeden Pişirilmez (PP) hiç bir kurumun, kurulun, kuruluşun alternatifi değildir. Bunun böyle bilinmesini dileriz.

Bismişah, Ya Hak, Ya Hızır,

Birliğimize, beraberliğimize, Yolumuza Aşk ola.
Yolumuzu özünden uzaklaştıranlara Hak akıl, fikir vere.
İkrar verip Yol aldığımız, cümle canlar bir ola, diri ola, iri ola.
Verdiğimiz ikrar, Kurumlarımızı, Kurullarımızı zora düşürmeye.
Hak, cümle canlarımızı yolsuza, uğursuza, Pirsize uğratmaya,
Kötü söz, kötü düşünce, Alevi örğütlülüğünden uzak dura.
Yürüdüğümüz Yol’da Hak yardımcımız, Hızır Yoldaşımız ola.
Dil bizden, nefes Pir Hünkâr Bektaş Veli’den ola,
Ceddimiz cemalimiz ocak Pirimiz Mürşidimizden ola.

Gerçeğin demine devranına Hü.

Cümle Canlarımıza Aşk-ı Muhabbetlerimizle.

PİŞMEDEN PİŞİRİLMEZ (PP)

KAZ DAĞLARI AŞKINA–Esat Korkmaz

KAZ DAĞLARI AŞKINA

Esat Korkmaz

 

Bana öyle geliyor ki

doğayla ilişki söz konusu olduğunda,

insanlar,

hayvanlardan daha alt sırada yer alıyor.

 

Bilincimiz yabancılaştı; bana kör, sana kör; bu kadar da değil, hayvana kör, bitkiye kör; yetmedi geçmişe kör, geleceğe kör; şimdi de ise yalnızca çıkarını görüyor. O zaman ben düşünemiyorum-bilinç körüyüm demektir. Gerçekçi olup olanaksızı istemeyi çoktan unuttuk.

Yaşıyoruz ama nasıl? Hemen hepimiz, kendi benliklerimizi inşa etmekle meşgulüz: Çıkarlarımıza gömüldük; doğanın ve hayvanların sesini, daha doğrusu sessizliğini duymadık ya da duyamadık. Duyabilseydik eğer, bu kısır döngüden çıkış yolunu bulacaktık. Sisteme itaat etmediğimizi bağıra bağıra, bağırdığımız sistemin hizmetçileri olup çıktık.

Öyleyse biz ne diyoruz; Biz:

Zamanı geriye saralım, doğuran doğanın doğuran parçası olduğumuz, geleceğin bilinmediği için sır olduğu, geçmişin bilindiği için ders alındığı, görünmeyenin görünenin öğretmeni olduğu o büyülü dünyaya taşındığımızda duralım, aklımızı kendi aleyhine çevirelim ve bugünkü sonuçları üretmeyecek biçimde düşünelim, bu yolla egemenin ezberine mahkûmiyetimize son verelim, diyoruz.

Kapitalist toplumda, yazgını dişleri çok keskindir, yaşamı parçalar. Bu düzende umutsuz olmak-acı çekmek bir yazgı ise eğer, üretken olmaktan başka seçeneğimiz yok demektir, diyoruz.

Kendini bil buyruğunun izinde, doğanın düşüncesi metafiziğe düşmanlıktır, anlayışına kendimizi taşıyalım ve doğasal olanın yanında yer alalım, bedenimizle taraf olalım; doğa yasalarından farklı her türden insan doğası yasasını inkâr ederek, doğa üzerinde yaratıcı-yok edici tanrıya güç veren, dinsel düşüncelere-inanışlara başkaldıralım, diyoruz.

Önsüzden-sonsuza akan çevrim kapsamında, egemene ideoloji olan örgütlü kutsallığı yerle-bir edelim; despotun saldırısına karşı bir duruş alacak biçimde kendimizi parçalayalım, yeniden kuralım ve yaşanılan sıkıntının ödülü anlamında oluşturduğumuz bilincimizi, ezilenleri kurtuluşa taşıyacak biçimde yeniden yapılandıralım, diye feryat ediyoruz.

Dünya benlikçiliğin ve görgüsüzlüğün gölgesinde ilerliyor. Direnebil-mek için üç organa ihtiyacımız var: Akıl için kafaya, duygu için yüreğe, utanç verecek biçimde sürünmemek için ise omurgaya, diyoruz.

Öyleyse kendimizle buluşmak için, dışarıdan ve yukarıdan gelen vic-danımızın sesini kısalım, içeriden, gönül evinden gelen vicdanımızın sesine kulak verelim; çünkü vicdanımız yalan nedir bilmez, salalım vicdanımızı dışarıya ve onu izleyelim, bu bize yeter, diyoruz.

Tıpkı bunun gibi doğa hiçbir zaman açık konuşmaz ama yalan da söylemez, kendini kendi içinde, kendi ağacında, kendi çiçeğinde, kendi köklerinde saklar, diyoruz.

Unutmayalım: Kaz Dağlarının kulakları, gözleri vardır; bizi işitir, bizi gözler ve gözetir; ötesinde hisseder ve koklar bizi, anımsar. Çünkü mantarlar aracılığıyla bir orman internetine sahiptir: İnternet kullan-mayı çok iyi bilen Kaz Dağı, -Yaram var diye bize konum atıyor; siya-nürle altın ayrıştırmak isteyenlerin açtığı, asit yaralarını işaret ediyor. Biz nasıl bedenimizdeki yaramıza koşuyorsak öyle davranalım ve Kaz Dağları’nın yarasına koşalım, diyoruz.

Kaz Dağlarının acılarını paylaşalım da merhametimiz yorgun düşme-sin. Toprağımda her çocuk doğduğunda, büyüyünce ona sermaya olsun diye ağaç ya da ağaçlar dikerler ve bu ağaç ya da ağaçlar senin kardeşin derlerdi: Kaz Dağlarının tüm ağaçları bizim kardeşlerimiz, kardeşleri-mizi boğazlatmayacağız, diyoruz.

Kendimizi, doğa tapımına taşıdığımızda, dağlar okunacak en büyük kitaptır: Bu kitap, dağların giysisi ağaçlardan, çiçeklerden, hayvanlar-dan ve böceklerden okunabilir ancak, diyoruz.

Bizleri kendi bitkisel zamanına çeken Kaz Dağları: -Ölülerle yaşayanlar arasında yaşan birliğini kuran benim, diye haykırıyor. Açılan yaralar yaşam birliğini bozmuş durumda: Neden mi? Çıkara kilitlenmiş ayık bilincimizin kuralları, doğal yasaları yerle bir etti ve vicdanlarımızın sesini kıstı da ondan, diyoruz.

Doğaya Sesleniş

-Aşk ile…

Ey doğa, sen; ışık-karanlık-değişim üçlüsünün çocuğusun. Seni oluşturan havaya, suya, toprağa ve ateşe, tek tek teşekkür ettik. Havayı, suyu ve toprağı kirletmeyeceğimize; ateşi, senin aklına uygun biçimde kullanacağımıza söz verdik.

Hiçliğinden doğmayı, ses olup yaşama taşınmayı, seni oluşturan varlıklar arasında denge kurmayı yükümlülük bildik. Öğretmenimiz doğa, doğa denilen kitabımız insanlık, bu kitabın okutulduğu okulumuz yaşamımız olsun istedik. Sen ve biz biriz, yalnızca kalp atışlarımız farklı, bunu anladık.

Ey doğa, sen bizim süt-annemizsin, bizleri karnında taşıdın; yaşam denen başyapıtımız, senin eserin. Kapitalizmin çıkarına bağlanan başımızın belası akıl, sana ne yaptı böyle: Ağaçların kökünden söküldü, süsünden yoksun kaldın, ağlayamıyorsun; dağların, tepelerin, vadilerin mezarlık kadar neşeli. Her yağmur olup yağmak istediğinde, yağamadığın için yaşarken, bir kere daha ölüyorsun.

Ey doğa sen bizim aşkımızsın; bu aşk yaşamımızdan çalınırsa, bizler yaşamadan ölürüz. Aşkımızı sürdürebilmek için çektiğimiz acı, dönü-şüm geçirir ve sanat olur. Biz biliyoruz: İnsanın tanıklığı hukuki bir kavramdır, doğanın tanıklığı ise sanatsal; hukuk yargılamazsa sanat yargılar.

Annemize, aşkımıza borcumuzu ödemek istiyoruz: Aracılığınla parçan durumundaki havaya, suya, toprağa ve ateşe iletilmek üzere bağrına, sıvı kurban olarak algıladığımız zeytinyağını serpiyor; borcumuzu ödüyor, sonsuz teşekkürler ediyoruz.

Durmayalım; kendimizi göreve çağıralım, günlerimizin başlangıcı, yaşamımızın sonu olmasın; Güneş, günlerimizi saymasın, yalnızca aydınlatsın; ışığımız-karanlığımız dilsiz kalmasın; ölüm, yaşamımızın öyküsünü yazsın.

Yarın yaşam, kendini dinlendirmek için akciğerlerimizden firar etti-ğinde, dilerim, geçmişin yığını değil de geleceğin olanağı oluruz; gelecek üzerimize çökmez, yakamıza yapışmaz; ölümümüz, bizlere teşekkür eder.

Doğa eyvallah!

Doğanın Seslenişi

-Aşk ile…

Ey insanoğlu, kuruttuğunuz akarsular, çöpünüzü attığınız denizler-göller, kestiğiniz-doğradığınız ormanlar, kimyasallarla zehirlediğiniz toprak, gen yapısıyla oynadığınız tohumlar, değiştirdiğiniz iklim ve kirlettiğiniz hava; -Bizim de hakkımız var! diye bağırıyor duymuyor musunuz?

Uzak geçmişte atalarınız, benim sesimi duyuyordu: Bağrımdan fışkıran su, toprağımda filiz veren ağaç, sularımdaki balık, ötesinde, gök-yüzünün parlaklığı, suların berraklığı, toprağın sıcaklığı, rüzgârın hareketliliği kutsaldı: Kutsal olana ihanet ettiğinizin farkında mısınız?

Yeraltını, yaşadığımız yeri ve gökyüzünü birleştiren ağaçlarım, benim tapınaklarımdır: Tapınaklarıma gelin, konuşun, dinlemeyi de becerir-seniz hakikati, yaşamın kadim yasalarını öğrenirsiniz. Onları dinle-mediğimiz sürece, sizden daha bilgedir benim ağaçlarım.

Beni oluşturan her varlığın soyunu sürdürme, işkence görmeme, barın-ma, sağlıklı bir ortamda yaşama hakkına sahip olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Öyleyse soruyorum sizlere;

-Benimle kardeş gibi konuşmaya-kucaklaşmaya; söylediklerimi önce kendinize, sonra da çocuklarınıza anlatıp geleceğe taşıyacağınıza söz veriyor musunuz?

-Doğa eyvallah!

-Veriyor musunuz?

-Doğa eyvallah!

-Veriyor musunuz?

-Doğa eyvallah!

-Doğa eyvallah! Sözlerinizi delil kabul ediyorum ve saygı duruşumun mührünü çözüyorum. Sizleri aklıyorum. Haklarım için vereceğiniz kavga kutlu olsun diyorum. Eyvallah!

Manifesto

Kendi korkularımıza teslim olmamamızı haykıran, bir çağrıya ihtiya-cımız var: Bu sunumumuzu, bir çağrı kabul edin lütfen.

Unutmayalım baskının, zulmün dili, devletin dili olup çıktı: Bu nedenle devlet, kendi şiddetinden söz etmiyor. Ama biz biliyoruz ki tek gerçek şiddet, devletin şiddetidir.

Eziyetin dilini, devlete bırakamayız; kurban, mazlum biziz ve onun tanımını da ancak biz yapabiliriz.

Haydi öyleyse; bedenlerimize, düşüncelerimize ve dağlarımıza-sokak-larımıza-meydanlarımıza yönelik istilaya hayır! diyerek zor kullanalım; bu bizim, isyanımızın aleti-şiddeti olsun.

Alalım bu aleti elimize ve insan haklarını gözeten, insan haklarıyla yönetilen laik-demokratik bir cumhuriyet için haydi meydanlara-sokaklara-dağlara diye seslenelim birbirimize. Seslenelim de can güvenliğine kilitlenen özgürlük de özgürleşebilsin.

Sistemin bize biçtiği yazgı, önümüzde koşuyor: Bu yazgıyı yaratan her olay, gittiğimiz yönde, bildiğimiz bir duvarın arkasına saklanmış durumda. Biz, -Sobe! demeden önümüze atlayacak ve kamçılı bir zalim kalıbına dökülerek, yazgı denen atımızı acımasızca kırbaçlayacak ve yaşamın son durağına doğru sürecek.

Öyle değil mi? Önemsiz yaşamak meziyet olup çıkmadı mı? Bir yumruğa değmez yaşamlar, geçerlilik kazanmadı mı?

Tek tesellimiz, kederli bir duygusallıkla dışa vurduğumuz ve bozuk düzende doğruyu ihbar etme sanatı olarak algıladığımız gülüşümüz-halayımız; kimi kez bir ironi, kimi kez bir mizah.

Yazgımız sırdan arınmış geleceğe, bildik biçimde koşmasın artık: Yüzme bilmiyorsa okyanusun kıyısına, tırmanma bilmiyorsa dağın eteğine sürelim onu; o da yetmiyorsa, duvarla aramıza sıkıştıralım. Sürelim-sıkıştıralım da bizim için, acı sonuç neymiş öğrenelim.

Böylesi bir yazgı, teslim olmak için değil, başkaldırmak için vardır yargısının izinde, parçalayıp, bizi kurtuluşa taşıyacak biçimde yeniden kuralım, kuralım da umudumuz, bugüne güncellenmesin, güncellenip de düşlerimizi umutsuzluğa mahkûm etmesin, tam tersine geleceğimizi kuracak birer işçi olsun.

Öyle değil mi? Umut, bugünle ilgilenmez, o yarınla ilgilenir, yarınlarda gezinir: Günümüzle ilgilenen sıkıntıdır, acıdır. Bu sıkıntıyla acıyla ilgilenebilirsek eğer, umutsuzluğumuz gebe kalacak ve yarınlarımıza işçi olacak umudu doğuracaktır.

Bozuk düzende her dostluk, sisteme karşı yeni bir suç ortağı edinmektir: Bunu bilelim ve yeni suç ortakları edinelim

Aleviliğin-Bektaşiliğin Asimilasyonu Sempozyumu

Çağrı:

18-20 Ekim 2019 Duisburg-Almanya
Aleviliğin-Bektaşiliğin Asimilasyonu Sempozyumu

Alevitische Forschungs und Bildungsinstitut e.V.

(Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü)
http://www.alevi-enstitusu.de/

 

Aleviliğin-Bektaşiliğin Asimilasyonuna Karşı Bu Davet Bizim:

Amacımız:

Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü olarak, tüm boyutlarıyla Aleviliğin-Bektaşiliğin özgün öğretisini, Yo-lunu, Erkânını araştırıp doğru bilgileri toplumumuzla  paylaşmak ve onları aydınlatmaktır.  Biz, bu et-kinliğimizde Alevi-Bektaşiliği bir ahtapot gibi kuşatan “Asimilasyon”a  dikkat çekip, aydınlarımızı toplu-mumuzla buluşturmak istiyoruz. Asimilasyona  karşı birlikte mücadeleyi toplumumuzun tüm kesimleri-ne yayıp, özgün Alevi-Bektaşiliği yaşatmak istiyoruz.

Aleviliğin-Bektaşiliğin en önemli sorunlarından birisi “Asimilasyon”dur. Asimilasyon Ne Demektir?

En geniş anlamda bunun üzerinde duralım.

Asimilasyon Özümsenme ve Özümsemedir. Dönüşme ve  Dönüştürmedir.

Asimilasyon; çoğunluk veya erk sahibinin baskısıyla farklılık gösteren grupların, toplulukların, bunların kültür birikimleri ve kimliklerinin baskın yapı, baskın inanç  içinde eriyerek yok olmasıdır. Yasaklı, aykırı kültürleri kendi özünden  uzaklaştırarak, baskı ve zorbalıkla egemen öğreti ve sistem tarafından tama-men  kendine benzetilmesidir.

Asimilasyon; canlı bir varlığın yabancı varlıkları alarak kendi varlığına  dönüştürme eylemidir. Bir şeyi değiştirerek kendine benzetmeyi dile getirir.

Egemen bir topluluğun, yabancı bir topluluğu kendi içinde eritmesi ve kendine benzetmesidir.  Bir top-lumun kültürce ayrı bir topluma dönüşme sürecine özümlenme ve bir  toplumun kültürce ayrı bir toplu-mu kendi yapısına dönüştürme sürecine  özümleme denir. Felsefi bakımdan, genel olarak birbirinden ayrı şeyleri birbirine benzer ya da aynı kılan değiştirme işlemine özümleme denir.

Asimilasyon; aynı toprak üzerinde yaşayan, ama etnik bakımdan ayrı olan iki insan topluluğundan ege-men, baskın kültürü olanın ötekini kendi içinde eritmesi olayı ve sürecidir. Asimilasyon; eğemen bir topluluğun içide yaşayan başka toplulukları dil, din ve kültürlerini değiştirmek, dönüştürmek suretiyle kimliklerini yoketme ve kendi kimliklerini, kültürlerini zorla kabul ettirme hareketidir, eylemidir.

Gönüllü olarak insanların kimlik değiştirmeleri olağan ve doğaldır. Bu insanların tercihiyle ilgili bir du-rumdur, buna bir şey demiyoruz. Fakat, kendi rızası olmadan baskı ve zorbalıkla insanların inancını, dilini, kültürünü değiştirmek çağdışı, sinsi, acımasız ve çok korkutucudur. İşte Türkiye’de azınlıklar, yasaklı ve aykırı kültürler, Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardır bu acımasızlığı, asimilasyonu yaşıyorlar. Bir taraftanasimile edilirken, diğer taraftan da katlediliyorlar. Bu insanların hem bedenleri ve  hem de öğre-tileri katlediliyor.
Türkiye’de yapıldığı gibi, Siyasal İslâmcı devletin egemen baskın innancı destekleyip; Aleviliği Bektaşi-liği asimile ederek kendi içinde eritmesi ve zorla İslâm’a benzetmesi Evrensel İnsan Hakları beyanna-mesine aykırıdır. Bu evren de herkesin dilini, inancını, kültürünü yaşama ve yaşatma hakkı vardır. Herkesin inancı, felsefi düşüncesi, kültürü kendine göre doğru, güzel ve hatta kutsaldır. Hiç kimsenin inancından ve düşüncesinden dolayı başka kimlikleri aşağılamaya,  karalamaya ve asimile etmeye hakkı ve hukuku yoktur.

Türkiye’de Asimilasyon Nasıl Gerçekleştiriliyor?

İki türlü asimile vardır. 1- Dış asimilasyon, 2- İç asimilasyon.

Alevi-Bektaşileri asimile etmek için her iki yol da kullanılıyor. Alevi köylerine Cemevi değil, zorla cami yaptırılıyor, Cami imamı atanıyor. Hemen her Alevi köyüne elektirik direklerine kablo çekilerek hoparlör bağlanıyor, merkezi sistemden Sünnileştirme yönünde yayın yapılarak Kablolu Asimilasyon Gerçekleş- tiriliyor. Köyün cami imamı, imamlığın yanısıra aynı zaman da (MİT)’e istihbarat hizmeti veriyor. Alevi köylerinde dede-talip ilişkisinin kesilmesi asimileyi kolaylaştırıyor. Türkiye’de milli eğitim sistemi tama- men ezbere eğitime ve Alevi-Bektaşilerin çocuklarının asimile edilmesine yöneliktir. Çocuklarımız başarısız kılınarak Kur’an kurslarına ve İmam Hatip Okullarına yönlendirilip yeryeştiriliyor, namaz

kılmaya, oruç tutmaya zorlanıyor.

Şehirlerde durum daha da vahimdir. Devlet eliyle sözde çakma Alevi dernekleri, vakıfları, Cemevleri, federasyonlar kurularak Alevi-Bektaşiler ve dedeleri, pirleri buralarda asimile edilerek; Yolundan, öz öğretisinden uzaklaştırılyor,  islâmlaştırılıyor. Değiştirilip dönüştürülen, maaşa bağlanan, sözde Alevi-Bektaşi pirleri, babaları Alevi toplumunun içine gönderilerek kendi insanları tarafından iç asimilasyon gerçekleştiriliyor. Yurtdışına Gri Pasaportlu dedeler gönderilerek Alevi Kültür Merkezlerinde ve Cem-evlerinde Alevi-Bektaşiler içten çökertilerek sünnileştiriliyor, islâmlaştırılıyor.
Devlet tarafından göstermelik Alevi Çalıştayları düzenleniyor. Bu çalıştaylarda Alevi toplumunun ve kurumlarının hassasiyetleri, zayıf noktaları, psikolojisi öğrenilerek, Alevileri asimile etmenin projeleri hazırlanıyor. Ramazan orucunda derğah yöneticileri, Ocak pirlari iftar sofralarında, lüks mekânlarda ağırlanarak, ballı haram lokma yediriliyor. Alevi-Bektaşiliği özgün öğretisinden, felsefesinden Uzak- laştırmak için her türlü sinsi yol ve yöntemlerle, devletin tüm olanakları kullanılarak Aleviler asimile ediliyor. Alevi-Bektaşi kurumlarına MİT elamanları sızdırılıyor, içerden devletle işbirliği yapabilecek Aleviler ayarlanıyor.

Alevi-Bektaşilik Ya Sünni’leştirilsin Ya da Şii’leştirilsin

Alevilik-Bektaşilik yasaklı kültür olarak, Türkiye’nin eğemen gücü-erki tarafından ve hemde İran mol-laları tarafından büyük bir potansiyel tehlike olarak görülüyor. İran kaynaklı, destekli Şii-Şia, 1980 fa-şist darbesinden beri Alevilerin asimile edilmelerine yönelik yoğun bir çalışma yürütüyor. Alevi-Bektaşi-liğin Dış Asimilasyonu, bir yandan Sünni İslâmın, diğer yandan Şii İslâmın kuşatması altındadır.Alevilik bir de bu Dış Asimilasyonun Alevi Kurumları (Alevi Kültür Merkezleri, Cemevleri, Alevi Vakıfları) içinde ki uzantıları ve işbirlikçileri tarafından İç Asimilasyona uğratılmaktadır.

İran yönetimi, Türkiye’yi yönetenlere “Ya siz Alevi-Bektaşileri sünni’leştirin, ya da biz Şii’leştirelim” diyor. Türkiye yöneticileri de aynı şeyleri söylüyor. Alevileri asimile etmek için sanki aralarında gizli bir antlaşma yapmışlar. Erki elinde bulunduran gerek Sünni İslâm ve gerekse Şii İslâm Molla kılıklı yöneti-ciler; sözde dedeleri kullanarak en sinsi biçimde Alevi-Bektaşileri asimile etme yönünde hızla ilerle-mektedir. Alevi dedelerine, taliplerine, Alevi yazarlarına, dernek ve vakıf yöneticilerine İran Şia’sı tara-fından burs verilerek Türkiye’den İran’ın Kum kentine götürülüp orada eğitilip Şii’leştirildikten sonra misyonerlik faaliyetleri için  Anadolu’ya gönderildiklerini her Alevi-Bektaşi aydını bilmektedir. İran Şia’sı

Asimilasyonun Ortadoğu’da ki etki alanını genişleterek, Mezopotamya’dan Anadolu’ya kadar Şii’liği ih-raç etmiştir. Dersim’den Çorum’a oradan Tekirdağ’a kadar yayılma ve kuşatma alanını genişletmiştir. Bu durum çok tehlikeli ve düşündürücüdür.

Biz “ İslâmın Özüyüz”diyerek Alevi-Bektaşileri yolundan, öz öğretisinden uzaklaştırıp başka yollara özendiren dedelere, pirlere, taliplere, analara, babalara aman Dikkat !!! Bunlara sakın itibar etmeyin.

İran Şia’sı Alevi Kültür Merkezlerimize, Cemevlerimize, Vakıflarımıza, federasyonlarımıza, konfede-rasyonlarımıza kadar içimize girmiş, Ehlibeyt adına, On İki İmamlar adına, Caferi’lik adına Cemevle-rimizde fetvalar vererek; Şii İslâm kurallarını Alevi değeriymiş gibi toplumumuza anlatarak Alevi-Bekta-şilerin kafalarını bulandırmaktadırlar. Aleviliği özgün öğretisinden uzaklaştırıp, içimizde Şii misyonerliği yapan bu Alevileri iyi tanıyıp toplumumuza şikâyet etmeliyiz.
Toplumumuza doğru, gerçek bilgileri vermeliyiz, canlarımızı Alevi-Bektaşilik ve Şii’lik-Caferilik arasına sıkışıp kalmaktan kurtarmalıyız.

İşte bu nedenle, Alevi-Bektaşi toplumumzun asimile edilişine dikkat çekmek ve bu yönde toplumumuzu uyarmak, aydınlatmak için, “Aleviliğin Asimilasyonu” sempozyumunu organize etmiş bulunuyoruz. Çok geç olmadan, gelen tehlikeyi  görüp toplumumuzu doğru bilgilendirerek, Sünni İslâm ve Şii İslâm’ın kıskacından, asimilasyon kuşatmasından kurtarmak bizlerin görevidir.
Alevi-Bektaşi olsun olmasın düşünce üreten akademisyenlerimizi, bilim insanlarımızı, aydınlarımızı, araştırmacı yazarlarımızı, kurumlarımızın yöneticilerini … insanlık dramına ve asimilasyona karşı durmak için bizimle birlikte dayanışmaya çağrıyoruz.

Kültürüne, kimliğine, Yoluna Erkanına sahip çıkan ve asimilasyona karşı mücadele eden, Cümle Canlarımıza Aşk İle.