Monthly Archives: Ağustos 2020

EZİDİ SOYKIRIMI VE 73’ÜNCÜ FERMAN–Esat KORKMAZ

Türkiye’nin resmi hafızası vicdansız: Bu vicdana başkaldırıp toplumsal vicdanla buluştuğumuzda, Ezidi kültürüyle ilişkilerimiz olağanlaşacak, ortak geleceğimiz güvence altına alınacaktır.

Gönül evinden bize seslenen vicdanımızı rehber edinerek yürüyelim: Mutsuzluğu ve olanaksızlığı yabancılaşmanın batağından kurtaralım; olanaksızlığımız-mutsuzluğumuz gebe kalsın; doğan çocuğun, yani olanağın ve mutluluğun hafızasını okuyalım, bize koşan gelecekle kucaklaşalım.

Ezidiler, önsüz-sonsuz İyi’ye ve önsüz-sonsuz Kötü’ye, yani, tektanrıcı dinlerin metafizik Tanrı’sına ve Şeytan’ına karşı, doğa kadar iyi-doğa kadar kötü Melek Tavus’u tasarımlamakla diyalektik düşünmenin yolunu açtılar bize. Yaşadığımız coğrafyada, haklarında çok şey yazılan ama bir o kadar da az şey bilinen cemaatlerden biridir Ezidiler. Eldeki bilgiler çoğunluk olumsuz içerikler taşır: Şeytan’a tapan, askere gitmeyen, vergi vermeyen eşkiyalardır onlar. (1)

Üç ilke, Beş Farz, Üç Büyük Günah ile yaşama tutunan; ahret kardeşliğiyle acıları ve mutluluğu paylaşma temelli bir örgütlenmeye giden; kirvelikle kendilerini kuşatan düşmanlarıyla birlikte yaşama olanağını üreten ateşin sahibi Ezidileri ya da Kırmızı Ezid’in Kuzularını bu acılı günlerinde, selamlayalım, istedik.

Ezidilere Yönelik Kültürel Irkçılık

Ezidilere yönelik kültürel ırkçılık kapsamında sayısız soykırım yapılmıştır: Bu soykırım uygulamalarının bir kısmını Araplar, bir kısmını Türkler, bir kısmını da kendilerine de soykırım uygulanan Kürtler yapmıştır. Ne acıdır ki kimi Ezidi aşiretlerinin, ihanet eden ya da hain konumuna taşınan kimi Ezidilerin elinde de Ezidi kanı vardır. Atalarının elindeki Ezidi kanından rahatsızlık duyup özür dileyen Ahmet Türk bir ilki başlatmış görünüyor: “En son Musul’da Yezidilere karşı gerçekleşen saldırıda yüzlerce Yezidi yaşamını yitirmişti. Bu saldırı bizce Yezidilere yapılan 73. Soykırımdır. Çok üzgünüm ki dedelerimizin ve atalarımızın da elinde Yezidi kanı var. Dedelerimizin ve atalarımızın geçmişteki hatalarından dolayı yüzümüzdeki leke duruyor ve hepimiz damgalıyız. Geçmişteki hatalardan dolayı tüm Yezidilerden özür diliyoruz.” (2)

Şengal Katliamının 7. Yıldönümünde (3 Ağustos 2014) HDP Batman Milletvekili Feleknas Uca vicdanlara sesleniyor, kulak verelim lütfen: “Tüm dünyanın gözü önünde ve barbarca, Ezidilere katliam yapıldı… Katliama karşı tüm dünya kör, sağır ve dilsiz kaldı. Yapılan katliamın hesabının sorulmadığını belirten Uca, herkesin Ezidilerin sesine ses olması gerektiğini ifade etti.” (3)

Irak’ın Musul kentine Haziran 2014’te saldırarak kenti ele geçiren IŞİD, ağustos ayında da Ezidilerin yaşadığı Şengal’e saldırdı. Binlerce insan katledildi, kadınlar kaçırılarak köle pazarlarında satıldı, yüzbinlerce kişi göçe maruz bırakıldı. Ezidilerin 73’üncü Ferman olarak adlandırdıkları Ezidi Katliamı, 7. Yıldönümüne girdi.

2012’den bu yana, bir devlet dini olarak doğan ve yapılanan İslâmiyetin başlangıçtaki özgün yapısına dönme çağrısı altında toplanan, Kuran ve hadis dışında hiçbir ölçüt tanımayan, dinsel zemine taşınan geleneksel ve kültürel girdileri Tanrı’ya ortak koşma olarak algılayıp inkâr eden Selefi Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Araba, Kürde, Türke, özellikle Ezidilere kültürel ırkçılık uyguluyor bugün. Kesiyor, yakıyor, para edecek olan Ezidi kadınlarını köle olarak satıyor. Bütün bunlar teknolojinin bir köye dönüştürdüğü dünyamızda oluyor ve hiçbir güç önüne geçemiyor: Vicdanlar isyanda. (4)

KAYNAKÇA

(1) Osmanlı ve İngiliz Arşiv Belgelerinde Yezidiler-Yayına Hazırlayan: Amed Gökçen-; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul- 2012; (Y)Ezidilere İlişkin Kısa Bir Not; s, 7-8; Korkmaz, Esat; Ezidiler, Melek Tavus’un Talihsiz Halkı/ Kırmızı Ezid’in Kuzuları; Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul- 2015, s, 10-11

(2) Yalkut, Sabiha Banu; Melek Tavus’un Halkı Ezidiler; Metis Yayınları; Dördüncü Baskı; İstanbul- 2014; s, 15

(3) Arjin Dilek Öncel haberi; Evrensel, 3 Ağustos 2020, s, 8

(4) Korkmaz, Esat; Ezidiler, Melek Tavus’un Talihsiz Halkı/ Kırmızı Ezid’in Kuzuları; Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul- 2015, s, 20-21; Korkmaz, Esat; Alevilik-Bektaşilik Sözlüğü; Anahtar Kitaplar Yayınları, Genişletilmiş Dördüncü Baskı; İstanbul- 2005; s, 618-619

Hayvan Kurban, Kadın Kurban ve İstanbul Sözleşmesi–Esat Korkmaz

Ataerkil değerlerin egemenliğinde, bu egemenliği içselleştirmiş erkekler, Tanrı-devlet ruhsatlı ataerkil şiddetin taşıyıcılarından başka bir şey değildir: Bu durumun sonuçlarına, namus adına işlenen kadın cinayetlerinde ve kadına şiddet olaylarında tanık oluyoruz.

Başlangıçta kadın egemenliği vardı ve bu egemenlik tanrıların cinsiyet statüsünü de belirliyordu; bu nedenle bütün tanrılar dişi ve otçuldu; doğal olarak barışçıldı. Zaman geçti kadın ve erkek arasında bir denge kuruldu; tanrılar ne kadın ne de erkek oldu; otçul ve etçil bir yaşam sürmeye başladı; yeri geldi hoşgörülü oldular yeri geldi cezalandırdılar. Sonraları erkek egemenlik kurdu; ataerkil algı yaşamın her alanına sızınca, bütün tanrılar erkekleşti ve etçil beslenmeye başladı. Yani etçil beslenen ataerkil tanrılar göklerin kutsal yiğidi, etle beslenen ataerkil erkekler de toplumun yiğit evladı olup çıktı. Çıkar çıkmaz et erkek oldu, ot kadın ya da ataerkil erkeğin nesnesi et, mazlum kadının nesnesi ot. Erkek devlet, ataerkil erkek ve erkek tanrı, kadına-dişiye yönelik suçun, suç ortakları olup çıktı.

Demek ki kadın ataerkilliğin kurbanıdır, Kurban Bayramı günlerinde, kutsalıyla kucaklaşmak için kanlı kurban sunanların inanç ağırlığının perdelediği bir başka kanlı kurban şiddeti var: Bu şiddet, kadın özgürlüğüne, ataerkilliğin kesti bir cezadır. Ceza koşullarında, ataerkil tanrı, ataerkil devlet ve ataerkil erkek, hayvana ya da ota davrandığı gibi kadına davranıyor; biri kutsalı için hayvan kurban ediyor, biri cezalandırmak için kadın.

Anlayalım artık, kurban kadın, kurban olarak seçildiği anda, ruhu bedeninden uzaklaşır; ruhu olmayan delik (dişi) bir nesne, şiddet uygulamaya yatkın bir hammadde durumuna dönüşür. (*) Kurban edilen hayvanın da şiddet uygulanan kadın kurbanın da gözleri dildir; bu dil kaygı dilidir, bu dil korku dilidir. Bu nedenle olsa gerek, bir kafese kapatılmış hayvanla, şiddet uygulanmış kadınla ya da hücreye kapatılmış işkence görmüş bir insanla göz göze gelemeyiz; (**) çünkü sen yakına bakarsın, onlar uzaklara; sen ona bakarsın, o başka yere. Hayvanlar evcilleştirildikten sonra insanlara, kadınlar ataerkil erkeğin nesnesine dönüştürüldükten sonra erkeklere, kötü kötü bakmayı öğrendiler. (***)

Bu kapsamda öncelikle yapılması gereken, gerici siyasi iradenin daha önce imzaladığı, ama şimdi çıkmak istediği İstanbul Sözleşmesini gündemde tutmak, çıkışa dur demektir: Çünkü İstanbul Sözleşmesi, başta cinsiyeti nedeniyle kadınlara uygulanan şiddet olmak üzere, şiddete uğrayan her bireyi korumayı ve şiddeti önlemeyi temel alan uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşmeden çekilmek, sözleşmenin belirlediği ve Türkiye’nin de taraf olduğu tüm insan hakları belgelerini de tartışmalı duruma getirmek anlamını taşıyacak ve hak ihlalleri hızla tırmanacaktır. Demek ki İstanbul Sözleşmesini savunmak, sadece cinsiyet eşitliği talep edenlerin değil, inanç, etnik köken, dil, felsefi görüş vb. nedenlerle ayrımcılığa maruz kalmış toplumsal kesimlerin, acısına omuz vermektir.

(*) “Kadınlar tecavüze uğradıktan sonra bir et parçası gibi hissettiklerini söylediklerinde, birinin iradesi dışında içine girilmesi ile yenmesi arasında bir bağlantı olduğunu mu söylüyorlar? Bir kadın şöyle bildirir: ‘Bana kendimi bir et parçası gibi hissettirdi, bir delik gibi…” (Adams, Carol J.; Etin Cinsel Politikası/ Feminist-Vejetaryen Eleştirel Kuram-Çev.: Güray Tezcan ve Mehmet Emin Boyacıoğlu-; Ayrıntı Yayınları, Beşinci Baskı, İstanbul- 2020, s, 121)

(**) Hiç unutamadığım bir anımı paylaşmak isterim: İşkence görmüş ve Selimiye Kışlasında bir hücreye kapatılmıştım. General rütbesinde bir subay hücremin kapısına geldi ve nöbetçiye -Gözlerini gözlerinden ayırmayacaksın, dedi. Asker, -Gözlerine bakamıyorum komutanım, diye karşılık verince komutan durakladı ve -Ben ne diyorsam onu yap, dedi. Asker korkudan titremeye başladı ama komutan hiçbir şey olmamış gibi hücre kapısından uzaklaştı. (Esat Korkmaz/ Anı)

(**) “Hayvanın neliğine ilişkin Türkçede hatırı sayılır bir felsefe kitaplığı oluşturulmuş durumda. Derek Ryan ‘Hayvan Kuramı’nda hayvanlar için ‘Ormanın Çocukları’ diyor. John Berger mükemmel denemesi ‘Hayvanlara Niçin Bakarız?’da, bu ‘orman çocukları’nın, 19.yüzyılda icat edilen hayvanat bahçelerinde nasıl yokoluşa sürüklendiğini analiz eder… Artin Buber, başyapıtı ‘Ben ve Sen’in (1923) bir yerinde, ‘Bir hayvanın gözleri’ der, ‘büyük bir dil yeteneğine sahiptir…bakışıyla… içindeki sırları en etkili biçimde ifade eder.’… Bu dil, ‘kaygı dili’dir… risk âlemleri arasında hareket etmesinden kaynaklanan bir kaygı dili… Hayvanat bahçesindeki hayvan, yokoluşun canlı anıtıdır. ‘Hayvanat bahçesinde bir hayvanla göz göze gelemeyiz’ der Berger, ‘hayvanlar başka yana bakarlar. Görmeden uzaklara bakarlar.’ Ormanın çocuğu bugün, ‘ev hayvanı’na dönüşmüştür… Berger’in çok önemli bir tespiti daha vardır: ‘Hayvanların önemsizleştirilmesini günümüzde, … köylülerin de önemsizleştirilmesi izlemektedir…’” (Kayıran, Yücel; Felsefede Hayvan Kuramı, Hürriyet Kitapsanat, 26 Temmuz 2019, s, 9)

KURBAN OLMAK–Hasan Harmancı

Bir toplumsal sorumluluk içinde olmak yaşamın kusursuz olmasa da daha yaşanır olmasına hizmet eder. İnsanın toplumsallığının altında birazda bu yatar. Kusursuzluğu engelleyen nelerdir diye sorarsak bu ise bizi bir bilinçaltı işleyişine götürür. İnsanın doğaya egemen olma yolculuğuna ya da doğadaki herşeyi yeniden dizayn etmeye ve kendisine yontmaya çalıştığı o ilk döneme.
Bir patlamadan uyanmış gibi gelişen özgüveni insana adım adım herşeyi kendisine göre yeniden yaratmasına ve ona göre düşünmesine yol açtı. Bu öyle bir insan oluşmasına neden oldu ki, şimdi hala peşinde olduğu kusursuzlaştırma zihniyetinin altında yatan bir hafıza gibi süreklilik haline dönüştü.

İnsan için kendini tatmin etme, doyurma, besleme ve sahip olma hissinin sınırsızlığı iki yönlü bir yaşam savaşına neden oldu. Bunlardan ilki herşeyi yönetme diğeri de egonun tatmin edilmesidir. Bu öyle bir hal aldı ki yaşam dediğimiz bu ikisinin ya birlikte ya da ayrı ayrı kabulleri ve yarattığı rol modelliği haline geldi.

İnsan başka nedir ki?

Toplumsal olsun bireysel olsun insanın ilk halini saran korkusu, kaygısı, doğaya karşı güvensizliği ve yaşama mücadelesi insanda bir değerler sistemine yol açtı ve bu değerler sistemi sorgulanamayacak ölçüde tüm bilincimizi değişmeyecek ölçüde sarmış durumda. Öyle ki pek az insan bundan kendini kurtarabilir, insanın insanlaşmak için oluşturduğu soyutlamanın tahakkümünden koruyabilir.

Bize ailede, toplumu kurumsallaştıran her alanda, başta eğitim dediğimiz fabrikada bu bir dumansız insan yetiştirme aygıtıdır. Yeni insanın ulaştığı uygarlık dediğimiz süreçte bunun ödülüdür. Bu farklı düşünenin törpülendiği daha doğrusu düşünmenin durdurulduğu, rol seçmenin genişletildiği bir ego yaratım sürecidir. Her bir rol ise bize kurgusal bir benlik/ego duygusu ve fırsatı aşılıyor. Değer kazandığını sandırınız bu süreç insanın anacını sabitleştirdiği bir yozlaşma sabitler. En güçlü olduğumuz ve özgüvenle hareket ettiğimiz an teslim olmuş bir özbenlikle insan olmanın savaşını sonlandırmış oluruz. Matematik, fizik, kimya gibi alan bile büyük çoğunluğu hayata sabitlemek için öğrendiklerimiz ve tekrarladıklarımız oluverir süreçte. Onların kusursuz ilahi dünyası insanı yanılgılar karşısında karlı bir koruma sağlar. Ancak bedel ödemek şartıyla deliler ya da dahiler bu yaptırımdan kurtulabiliyor.

Toplumun başarı aygıtlarının en yüksek düzeyde üzerimizde egemen olmasıyla varlığımızdan tümüyle kopma noktasına geliriz. Tamamlanmış insan yeni haliyle kendisi olmaktan ve doğallıktan tümüyle kurtulmuş olur. Böylelikle toplumsal irade mükemmel bir işleyişle kendisini koruma ve sahiplenme altına aldırmayı başarmış olur.

Kusursuzluk artık başlayabilir. İnsan içindeki küskünlükleri, toplum dışında kalmışlıkları bir aidiyetle taçlandırma süreci başlatabilir. Toplumun tekrarlanmasını istediği şeylere ne ölçüde uyarsak o ölçüde egomuzun bizi parlattığı ve toplumun da bizi kabul ettiği alanda ve anlamda kendimizi var ederiz.
Toplum temelde kendisi olmaya çabalayan insanı, bireyi öğütme, durdurma ve bütünün egosunu kabullenmeye çekmek için içsel olarak kullanılan ortak imge, ses, değerler ve geçmişler bütünün yansımasıdır şimdinin haline dikkat çekmek istersek.

Toplumsal davranmak insanın ruhsal ya da bedensel yapısında bulunan temel arzularımızın yansıması olan birşey değil, kabuller silsilesidir. Bu nedenle büyük yalanlarımızdan birisi de “insan toplumsal bir hayvan” olduğudur. Gerçekçi sistemlerde toplum bireyin gelişmesine, farklılığına hizmet etmek ister. Bireyi kontrol etmek, ortak duyguda ve tavırda tutmak isteyen yapılar ise bir sistem taklidi altında bireyi varlığından çıkarma ve toplumun kabulleri ölçüsünde yenilemek, belirlemek ister. Toplumsal hayatla bütünleşmek için bireyin mücadelesi bazı durumlarda değer olarak yansırken bazı toplumlarda, toplumun tüm koruyucu ve hastalık düzeyindeki egolarına, yalan ve talanına inandırmak, sahiplendirmek, itaat etmek, ettirmek, onu ortak yaşama ait sayılan, saydırılan bir rol modele taşımaktır. İnsan bu ikinci durumda sorgusuz bir huzura kavuşur görünür ancak ruhsal bir hastalığa yakalanmıştır. Toplum bunu başarmış ve bununla böylesi bayram günlerinde övünür.

Ortak hareket alanlarında değerler bütünü oluştuğunda egomuz güçlenir, özgürlüğümüzü ise kaybederiz. Gerçekte bireysel hayatımızda karşısında bulunduğumuz şeyleri nasıl kabul ettiğimizi, uyumlandığımızı şaşarak en güçlü biçimde değerlere atıfta bulunduğumuzda anlarız.

Toplumu yaşamada normal ancak insan içselliğinde, varlık alanında özgürlüğün kaybını yaşarız. Toplumun çelişkiler yumağını sahipleniriz. Normalden farklı olmayan bir anda birden bire değerlerin sahiplenilmesini önemser, büyüklenme dürbünü takarız. O anın kabulü büyüklenmemize, kusursuzluğumuza egosal anlamda güç katar. Bir kolektif iradenin önkabulleri irade olarak çarpıklığına karşın bir değerler sistemi gibi görünür.

Sorgulamayız ve toplumun paranoyasına dahil oluruz. Kurban bu paranoyanın en üst aşamalarından biri olarak binlerce yıldır bizi esir almış durumdadır.

İbrahim’in hastalıklı paranoyası olarak bakmayınız sadece, bu bir bütün olarak insanın ilkel zamanlarından başlayarak günümüze taşınmış ve törpülene gelen bir bedel ödeyerek insanın doğa karşısındaki savaşından kurtulma sorunudur.

Kimi durumda suçla, günahla, vicdanla ilişkilidir kimi durumda ise egonun tatmini, herşeyi ele geçirme ve yönetme ile ilişkilidir bu kurtulmamıza neden olan süreç.
Hayvan evcilleştirmenin son sürecinden tarım toplumuna geçişinde yükselmiş olan kurban gelenekleriyle ilişkilendirdiğimiz bu ritüeller dizisi aslında daha keskin bir irade kaybının ve ölümcül sorumluluğun başka araçlara, canlılara yüklenilmesidir.

İnsan kendi kefaretlerinden kurtulmak için önce doğadaki her canlıyı insan dahil yok etmeyi seçiyordu. Kendini güçlü bulduğu yerde doğanın değişimi için güç kullanıyor ve mücadele etmeyi, güvende olmayı seçiyordu. Çünkü onun Tanrısı ona bunu emrediyordu. Varlık alanında kendisi için yem olarak kullandığı kuklaları, esaret altına aldığı hayvan, bitki ya da insanlar; bir bütün olarak canlılar vardı.
İşte onu Tanrı’ya sunarak egosunu, en altta ise hastalıklarını iyileştirecek bedeller bulmakla kendini dinsel olarak tahmin etmeye çalıştı.

Bu kurbanları onun için o kadar değerliydi ki, hala insanın kurbanlığı devam ediyor olsaydı, sanırım insanların yarısına yakını hayvanların toplu öldürülerek kurbanlık durumları gibi doğal sayılırdı. Köleliğin değişmesi günümüz insanının başkalarına hizmetinin, kefaretinin daha fazla sahip olma isteğinin bedeli, “kurban”ı durumunda olacaktık.

İnsanın siyasal ve sosyal mücadelesi önemli bir aşamaya gelmekle birlikte, vahşileri tükettiğimizden, evcil hayvanlar bu “kurban” olma vechesinden kurtulamadı.

Ve tüm bir coğrafya olarak bu kurban ritüelinin bizi kapsamamasını mı yoksa hergün yediğimiz hayvanları kapsamasına dürtüsel bir olumlu tepki mi gösteriyoruz belli değil.

Kimlik-kişilik, kimlik-kültür ilişkisinin bize sunduğu kabulleri normal zamanlarda kabul etmezken şimdi nasıl bir kolektif köleci egodur ki, haykıra haykıra bayram ile hayvan katlini aynı tezgahta iki duygu olarak yaşama muştulanmış bir azade farkındalık olarak sunuyoruz.

Sanırım insan için herşey mümkün. Sorun sadece hayvan yemekle ilişkili olmasa gerek.