Toplukırım Değirmeni Topraklar–Hasan HARMANCI

Toplukırım Değirmeni Topraklar

Hasan Harmancı

 

Kendiliğinden katliamları bilir misiniz? Yaşadığımız ülkenin birçok katliamı böyledir. Eylem var ancak eylemi yaratan ruh ortalıkta devam eder, tehdit eder, yeniden katledeceğini vaazeder ancak eylemi gerçekleştiren kadem basmıştır. Bu ruhun yaptığı eylemler korkaklıkla, sıkıştırmalarla yapılır. Asla mertlikle, erdemlerle gerçekleşmez. Çünkü vur-kaç taktiği uygulayarak var olur ve göz önünde de olsa adalete teslim olacak bir kimse ya da delil bulunmaz. Budur işte bizim “kutsal sandık”da bulunup da gün yüzüne çıkmayan.

Öldüreni, katledeni, öldürdüğüyle övüneni, hayata acı verenleri müthiş merak ediyorum. Çok bilmek, görmek isterim böylesi gelip-gidip bizi katledeni. Bir de bu katliamı alkışlayanı ya da katliamcıyla aynı gömleği giyip de o büyük katletme ruhunu paylaşanı, savunanı. Sivas gibi bir katliamın ardında binlerce insan var, sözde top ile tüfek ile dağıtılamayan bir kitle. Bir de binlerce göz ve bu gözleri kör nice necis vicdan. Bu utanılası katliam ve benzerleri tek başına bir kötülük taşımaz. İçerisinde tiksinti derecesinde bir karanlık, suskunluk, irin taşıyor. Yaptığı katliamdan zerre sorumluluk duymayan bir kitle.

Sivas sokaklarında yüzlerce insanı ölümle tehdit eden, onlarcasını yakan, yaralayan devasa bir kitle ve ruhu var aramızda. Neredeyse her bir evinde katliamın sözcüsü, gözcüsü insan var. Kimi, niçin öldürdüğünü, yaktığını bilmeden kahraman katil kalmak da ilginç bir durum oluşturuyor. Düşünsenize bir öldürme eyleminden geriye kalan katil ve katillik durumuyla yüksünmeden, sorgulamadan onlarca yıl bir arada yaşıyorsunuz.

Sivas’ta, o dayanılmaz kavurucu sıcakta gölgeden başını çıkaramazken, binlercesiyle sokağa taşmış bir toplu katliamın sevincini anlayamazsak bu toprakların neye kadir olduğunu da anlayamayız. Sivas bir öldürme, ölme ruhunu bilinçaltında taşıyor. Üstelik bunu adalet duygusu ve vicdan ile sentezlemiş bir düşünceyle savunuyor. Savunuyor diyorum çünkü vicdanlar hiç kararmamış, içeriden bir tek yürekli ses, çığlık toplumun önüne çıkıp da öldürmenin analizini, faydalarını ve gerekçesini açıklamadı, açıklayamadı.

Bu toplukırıma toplu bir destek anlamına geliyor. Katledenler bu katliamın mahalli olan Sivas’ı bir kale, öldürme gerekçesini ise onur olarak görüyor. Bu büyük düşmanlaşmış ruhu bilememekten, hissedememekten hüsran mı duymalıyım?  Bu kadar büyük bir kitlenin öldürmeye karar vermesinin arkasındaki alçaklığı, “hakikati”, düşünceyi kim bilmek istemez. Hele ki çoluk çocuğunu Sivas ellerine teslim etmiş onlarca aile.

Sivas’ı anlamaktan aciz kalmakla kendimi suçlu hissediyorum. Vicdanım o katliam gününden beridir yaralı ve bir Allah’ın kulu çıkıp da hakikati anlatmaya cesaret edemiyor. Binlerce öldürmeye inanmış ruh ve sessizliğin hükmü. Buna şaşmamak mümkün mü?

Sivas Katliamı’nı bilen, gören, duyan hiç kimseyi hakikati anlattığında “dönek” görmeyeceğim. Sadece gerçeği, gerçeği öğrenmek benim derdim. Ey öldürme hakkını kullanan Katliamın hakimleri arzum övündüğünüz katliamdaki “adalet”inizin sonucunu, hükmünüzün bedelini  bilmektir. Binlercesi susmuş bir güruhun sessizliğe gark olmuş ya da utanmış sonsuz bir ruhu olmalı.

Bu katliamı yapanlar kendilerince toplumdaki kötülüğü yayan zındıkları, Kızılbaşları yakarak katlettiler. Bu ne önemli ve değerli bir övünç değil mi. Aynanın karşısındaki yüzü bilmek istiyor insan. Bir Temmuz günü pusuya yatmışçasına şehri ateşe vermek ve binlerce ses olarak “oteli ateşe verin, yakın yakın” diye haykırmak nasıl bir nefretin hakikatidir.

Böylesi bir katliama destek vermek sıradan insan psikolojisi ile değerlendirilemez.  Bu hala devam eden bir düşünme biçimidir, kendinden saymadığını öldürmeye gark olmaktır. Konuklarını öldürebilecek kadar yargısı gelişmiş olan bir toplumun suskunluğu önemli bir sorundur. Yaptığını yanlış bulsa özeleştiri yapar, doğru bulsa bu seferde savunur. Savunmasının kitabını yazar. Ancak öldürdüğü belli olan katil kahramanları bile, “oradan geçiyordum, olaylarla bir ilgim yoktu” cümlelerine, kaypaklığına sığınıyorsa bu sorgulanmalı. Bu öldürme hakkını kullanan, tehdit eden ve yargılamayı yapan, hüküm verip onaylayan gücün, kitlenin içindeki iradenin, kendinden menkul durumun gerekçesi nedir?

Bir katliamın anatomisini, belleğini oluşturan resmî belgelerin saçmalığını, belgesizliğini, sahteliğini ise anlatmaya bile gerek yok. Baştan belirtmiştik bu tür adi saldırıların, kalkışmaların belgesi en az hafızası kadar birdenbire kayba uğrar. Lal ile sır bir araya gelir ve ölüme mahkûm ettikleri, elleriyle öldürdükleri insanların ailelerine karşı basit bir özrü çok görürler.

Toplumsal barışın altına dinamit koymuş ve katliamı sevinç çığlıkları arasında gerçekleştirmiş binlerce insanın suskunluğu kabul edilesi değil. Günahtan, yani kötülükten kendisini, bizzat kendisi arındırmış bir toplumun ruhsal yolculuğu Doğu-Batı ekseninde iyi okunmalı. Günahlarının kefaretini öldürerek tamamlama, cenneti garantileme. Bu günahkarların tarihsel yolculuğu, stratejistliği L. Freedman’ın “Strateji”sini de aşan bir tarihsel oyundur. Tarihin en eski saldırganlık türü de kullanılmış olsa, bu bir savunmadır, cezalandırmadır ve kalp ile zihnin bir ve aynı çalışmasını gerektirir. Sivas’ta öldürme isteği bu nedenle bir bellektir.

Bu bir vicdandır aynı zamanda. Bu vicdanı geleceğe bırakmadan sormak istiyorum. Binlerce insan hangi vicdanla inancı, yargısı için öldürmeyi alkışladı ya da seyretti. Bu öldürme duygusu nasıl bir doğruluğun, bilincin sesidir. Bu öldürmeyle vicdanlar rahata erdi mi, amacına ulaştı mı? Bu, günün ortasında başlayan ve saatlerce süren öldürme seremonisini bir heves mi sayacağız. Mahkemede dahi öldürdüğü çocuğun anasına bakarken bir zikir havasında olmak nasıl bir duygudur?

Öldürdüğünüze dair bir tanıklığınız, ikinci bir benliğiniz, ses veren hiç mi yüreğiniz yok. Binlerce katille yaşamak nasıl bir şey. Bu katilliği, kıyamı vicdansızlığı besleyen imanın kaynağı nedir, nereden gelir?

Sivas Katliamı tür olarak bir ilk katliam değildir. Nice kez modellenmiş, denenmiş bir katliam türüdür. İnsanları evlerinde çoluk çocuk ayrımsız katletme, cezalandırma bir kötülük olarak insanlığın belleğindedir.

Yazık ki tükenmeyen bir katliamcı tarih, kötülük tarihinin içinde yaşıyoruz. Öyle ki Devlet dahi bu öldürmeden memnundur, bu tür öldürmeleri meşru hak sayar. İnsanın kendi öldürülüşünün gerekçesini bilmesi belki de ikna edilmeyi sağlar. Hakikati bilmek, öldürmenin salavatını bilmek öldürülenin huzursuzluğunu taşıyanın, vicdanı kanayanın da hakkıdır.

Öldürmeyi kutsal sayan bir adalet düzeninden bir beklenti olamayacağı için geriye katledene sormak kalıyor. Yargı yetti, vicdan da mı yetti, gitti. Tüm zorluklara karşın ortada küçümsense de bir mahkeme kurulduğuna göre adalet arayanlarda hep olacaklar.

Bir cevap yazın