Genel

1 2 3 8

HAK DİN – DİN AL-HAQQ –WÊH-DÊN — Karl Heinz Ohlig

HAK DİN – DİN AL-HAQQ –WÊH-DÊN
Der frühe Islam, Karl Heinz Ohlig, s.176

Während sich die Chorasanier als Âl-Muhammad und die Kirmanier als Anhänger ‘Alîs bekämpften – nicht zu vergessen sind dabei auch die Vertreter der Fundamentaloppostion mit ihrem Konzept von der unmittelbaren Gottesherrschaft -, gewann eine weitere Gruppierung die Oberhand. Es ist die Gruppe der “bn Hâschim”..

Betrachtet man die religiöse Landschaft Irans um diese Zeit, so kann man Spuren einer Konsolidierung des christlichen Lebens nicht übersehen. Von Syrien her waren die Jakobiten seit der Zeit Chosrau II. ins nördlichen Mesopotamien vergedrungen. Gleichzeitig begann aber auch der Austieg der iranischen Kirche, welche als “nestorianisch” bezeichnet wird. (253)

*****
Horasanlılar Âl-Muhammed ve Kirmanlılar ‘Alî’nin takipçileri olarak birbirleriyle savaşırken -Tanrı’nın doğrudan egemenliği kavramıyla Temel Muhalefet’in temsilcilerini de unutmamak gerekir- başka bir grup üstünlüğü ele geçirdi. Bu, “bn Hâschim” grubudur.

Bu dönemde İran’ın dini manzarasına bakıldığında, Hıristiyan yaşamının pekiştiğine dair izleri görmemek mümkün değildir. Yakubiler, Khosrau II zamanından beri Suriye’den Kuzey Mezopotamya’ya taşınmışlardı. Ancak aynı zamanda “Nasturi” olarak nitelendirilen İran Kilisesi de ayrılmaya başladı.

——————–

Translated with www.DeepL.com/Translator (free version)
253) M. G. Morony, Iraq after the Msulim Conquest, Princeton 1984, p. 357; “It shoud be clear that the distinctive position of the ‘Nestorian’ Church developed in the early seventh century in reaction to the threat of a compromise with the Monophysites
*****
M. G. Morony, Iraq after the Msulim Conquest, Princeton 1984, p. 357;
“‘Nasturi’ Kilisesinin kendine özgü konumunun yedinci yüzyılın başlarında Monofizitlerle bir uzlaşma tehdidine tepki olarak geliştiği açık olmalıdır.

====================

Der frühe Islam, Karl Heinz Ohlig, s.177-179

Wo stehen nun aber die christlichen Syrier, welche sich einer Weiterentwicklung der Theologie dank des Kontaks zu der westlichen Christenheit entzogen? Nach der Öffnung Irans nach Byzanz und Syrien, dem Vordringen der westsyrischen Monophysiten nach Osten, der Herausbildung einer “nestorianischen” Identität unter syrischen Christen des Ostens, verblieben Gruppierungen, welche man als “altgläubig” bezeichen könnte. Ihre “altgläubige” Haltung wird an vielen Stellen der koranischen Materialien deutlich. Sie wenden sich gegen die “modernisierenden” Christen, (256) welche die Anstöße für die Weiterentwicklung ihrer Theologie aus dem Westen beziehen. Sie betrachten ihr Christentum als den “Wahren Glauben” (Din al-Haqq), welcher nur vor einem iranischen Hintergrund verständlich ist. So wie die Mazdayasnier davon ausgingen, Vertreter des Wêh-Dên (des guten, richtigen Dên) zu sein, so glauben diese iranisierenden Christen ihr Christentum als den “Wahren Glauben” (Dîn al-Haqq) betrachten zu könen. (257)

Dazu gehören die Âl-Muhammad und die Bn ‘Alî als Vertreter eines frühen syrischen Christentums. Einen Schritt weiter sind die Fundamentalisten, welche die Gottesherrschaft predigen. Sie stehen dem iranischen Erbe am Nächsten. Einen weiteren Schritt zur Inkulturation des christlichen İranischen Erbes in die gesamtiranische Tradition unternehmen jetzt die Bn Hâschim. Wer der “Stammvater Hâschim” ist kann offen bleiben. (258)

Da alle bisher genanten Gruppierungen über einer iranisch-christliche Grundierung verfügen, kann auch bei den Bn Hâschim von einem Chiliasmus auf iranisch-christlicher Grundlage ausgegangen werden. Ihr Motto heißt: “Er ist es, der seinen Apostel mit der Rechtleitung (al-huda) und der wahren Religion (dîn al-haqq) (i) geschickt hat, um ihr zum Sieg zu verhelfen” (Koran 9:33). Ziel ist die Wiederherstellung der wahren Religion, ein Bemühen, welches man breits früher mit dem Wirken Zarathustras verbunden hat.

Die zentralen Aussagen dieses Mottos sind nur vor einem iranischen Hintergrund verständlich:

Zu Al-Hudâ (Die Rechtleitung)

Der Hinweis, dass der Apostel (Muhammad, d.h. Jesus) eine Botschaft bekannt gemacht hat, welche eine “Rechtleitung” darstellt, wendet sich gegen den zur Zeit der Entstehung der koranischen Materialien in der iranischen Oberschicht weit verbreiteten Zurvanismus. Spuren des Zurvanismus zeigen sich noch in vielen Bereichen der islamischen Überlieferung. Der Gott Zurvân und sein Patheon sind die Herren der Zeit (arabisch zamân). Zurvân ist der Personenname des Gottes, Zamân (neupersisch zamân) der Name seiner Erscheinung, Zurvân ist ein Genosse der griechischen Kronos. Sie tragen den gleichen Namen. Der alte Gott aus dem Geschlecht der Titanen hatte bereits eine lange Karriere hinter sich, bis er eine neue Heimat bei den Sabiern von Harrân fand. (259) Die “Rechtleitung”

*****
Peki, Batı Hıristiyanlığı ile temas sayesinde teolojinin daha da gelişmesinden kaçınan Hıristiyan Suriyeliler şimdi nerede duruyor? İran’ın Bizans’a ve Suriye’ye açılması, Batı Suriye Monofizitlerinin Doğu’ya ilerlemesi, Doğu’daki Suriyeli Hıristiyanlar arasında “Nasturi” kimliğinin gelişmesinden sonra, “Eski İnananlar” olarak tanımlanabilecek gruplar kaldı. “Eski Mümin” tutumları Kur’an materyallerinin birçok pasajında açıkça görülmektedir. Teolojilerinin daha da gelişmesi için gereken itici gücü Batı’dan alan “modernleştirici” Hıristiyanlara (256) karşı çıkmaktadırlar. Hıristiyanlıklarını, ancak İranlı bir arka planla anlaşılabilecek “Gerçek İnanç” (Din al-Haqq) olarak görüyorlar. Tıpkı Mazdayasnilerin Wêh-Dên’in (iyi, doğru Dên) temsilcileri olduklarını varsaymaları gibi, İranlılaşan bu Hıristiyanlar da Hıristiyanlıklarını “Gerçek İnanç” (Dîn al-Haqq) olarak görebileceklerine inanmaktadırlar. (257)

Bunlar arasında, erken dönem Süryani Hıristiyanlığının temsilcileri olarak Âl-Muhammed ve Bn ‘Alî de bulunmaktadır. Bir adım ötesi, Tanrı’nın egemenliğini vaaz eden köktendincilerdir. Onlar İran mirasına en yakın olanlardır. Bn Hâschim şimdi Hıristiyan İran mirasının tüm İran geleneğine dahil edilmesi yönünde bir adım daha atıyor. “Atası Hâschim “in kim olduğu açık bırakılabilir. (258)

Şimdiye kadar bahsedilen tüm gruplar İran-Hıristiyan temeline sahip olduğundan, Bn Hâşim’in de İran-Hıristiyan bir şiiliğe sahip olduğu varsayılabilir. Onların sloganı şudur: “Zafere ulaştırmak için Elçisini hidayet (el-huda) ve hak din (dîn el-hakk) ile gönderen O’dur” (Kuran 9:33). Amaç, Zerdüşt’ün çalışmalarıyla zaten ilişkilendirilmiş olan bir çaba olan gerçek dinin yeniden tesis edilmesidir.

Bu sloganın temel ifadeleri ancak İran arka planında anlaşılabilir:

 

El-Hudâ (Hidayet) Üzerine.

Elçi’nin (Muhammed, yani İsa) “hidayet” teşkil eden bir mesaj bildirdiğine yapılan atıf, Kur’an materyallerinin yazıldığı dönemde İranlı üst sınıf arasında yaygın olan Zurvanizm’e yöneliktir. Zurvanizm’in izlerine İslam geleneğinin pek çok alanında hâlâ rastlamak mümkündür. Tanrı Zurvân ve patheonu zamanın efendileridir (Arapça zamân). Zurvân tanrının kişisel adıdır, Zamân (Yeni Farsça zamân) görünüşünün adıdır, Zurvân Yunan Kronos’un yoldaşıdır. Aynı ismi taşıyorlar. Titanların soyundan gelen bu yaşlı tanrı, Harrân’ın Sabiileriyle yeni bir yuva bulana kadar uzun bir kariyere sahip olmuştu. (259) “Rechtleitung” insanın yıldızların gücüne tabi olmasından bir çıkış yolunu temsil eder.

* Der frühe Islam
Karl Heinz Ohlig
Hans Schiler Verlag
ISBN: 978-389930-090-1

 

Işıklar ve Nurlar İçerisinde Uyusun (Yanlışı)–Ali SÖNMEZ

Işık tanrısı, ışıkçılık, ışığa inanma bir çok inançlarda var ola gelmiştir. Esenilerin (MÖ 2. asırdan MS 1. asra kadar olan dönemde gelişmiş olan ve Yahudiliğin İkinci Tapınak Dönemi’ne denk gelen bir mezheptir) veya ışık tayfası anlayışının bir ürünü olarak Alevi inancı içerisine giren fakat farklı anlamlarda kulanılan bir inanış veya deyimdir. Işık Alevilikte bilgi, bilmek, görünür olmak anlamında kulanılsa dahi günümüzde …….ışıklar içinde uyusun terimi özellikle Alevi Bektaşi olanların, bir kişi Hakk’a yürüdügünde kulandıkları yanlış bir terimdir.

Neden yanlıştır?
Alevilerde Dört kapı ve Devriye inancı vardır.
1500’lü yıllardan sonra İslam etkisinde kalan Alevi inancının rütuellerine baktığımızda İslam’daki rütualler ile uzaktan yakından alakası ve benzerliği olmadığını görürüz.
Kabir azabı, cennet, cehennem, mahşer vs… islami inanç söylemleri olsa dahi Alevi inancı bu tür söylemlere inanmaz….
Alevi toplumu için geçerliliği yoktur.
Hakk dedikleri Evrenin tümüdür ve buda değişim dönüşüm ile proton ve nötronların atom çekirdeği etrafında yer değiştirmesi ile mümkündür.
Bunun için büyükler Hakka yürüdüğünde “Devr-i daim olsun” .. şayet 14 yaşından küçük biri Hakka yürüdümü onun için “Devr-i asan olsun” denir.
Dört Kapı anlayışında
Hukuk kapısı(Şeriat kapısı)
Yol kapısı(Tarikat kapısı)

Marifet kapısı (Hakikat kapısı).

Bir başka söylemde ise
Mürşit kapısı
Reyber kapısı
İkrar kapısı

Hakikat kapısı olarakta söylenmekte, her ne şekilde söylenirse söylensin bu ögretinin Su, Hava, Ateş, Toprak dört ana elementlerin bileşimini işaret etmektedir.

Bu söylemin kainatta maddenin faz halleri ile direk baglantısı vardır.

Maddelerin dönüşümü Plasma hali, Ateş, Sıvı ve Kati hali olarak elementler önümüze çıkar.

Bir can Hakka yürüdüğünde canı sırlayacağız deriz, öldü demeyiz, değişim dönüşüme nasıl uğradığını, nasıl bir, şekilden bir şekile girdigini izah etmeye çalışacağım.

Biz buna yol dilinde (Don değiştirme/dondan dona girme diyoruz.) Toprak ananın kucağına verilen canın üzeri örtüldükden sonra, indirek ışıkla bağlantısı kesilir ve kesilmek zorundadır. Burda başka bir süreci tamamlamak zorundadır.

Normal insan yaşarken’de bazı hücreler 7 saat bazıları 7 gün bazılarıda farklı zaman dilimlerinde enerji ile kendisini yenilenirken, Hakka nail olmasıyla birlikte farklı bir değişim dönüşüm söz konusu olur. Bizim vücudumuz kimyasal bir fabrika gibi çalışır biz sağ ikende tüm hücrelerimiz belirli zaman aralıklarında kendisini hep yeniler, bunun bariz örneğini, çocukluktan gençliğe, gençlikten orta yaşa, orta yaştan ihtiyarlığa geçişlerde, konuşmadan saçlardan ve hareket sistemlerinden farkederiz. Bu kısa bilgiden sonra……..

Solunumun sisteminin durmasıyla beraber kan dolaşımı da durur bu vücuttaki hücreler için bir sinyaldir. 24 saat geçtikten sonra vücutta çürümeler başlar ilk olarak göz ve beyin çürüme göster. Vücut ısısının düşmesiyle birlikte kana kırmızılığı veren hemoglobin yer çekiminden dolayı aşağıya doğru baskı yapar cesedin alt kısımlarında morluklar oluşur. Bu süreçte vücudun içerisinde olan bazı kimyasalların salınımıyla birlikte gazlar veyahut diğer kimyasal maddeler hala hareket halindedır onun için dışkılama veyahut vücutta seyirme belirtileri görülür ilerki dönemlerde gazla birlikte şişen vücut eğer çıkış yolu bulamadığı zaman vücutta patlamalar meydana gelebilir. Bazı diğer inançlarda toprak bile kabul etmiyor dedikleri mezardan sesler geliyordu demeleri bundandır.

Dört hafta sonra yüzde şekil bozuklukları oluşabilir yayılan kokulardan dolayı toprakta bulunan böcekler kurtçuklar ve diğer canlı organizmaların bu koku ilgisini çeker ve sürüngenler için bir besin zinciri oluşur. Yumuşak dokular su haline dönüşerek toprağın ısınmasıyla birlikte buharlaşarak su gaz haline dönüşür. vücuttaki su deriden yavaş yavaş çekilmeye başlar ve o bölgeye yayılarak ,topragı nemlendirmeye başlar ve etrafa yayılır ağaçları veya diğer organizmaları besler. Bu arada deri mide kalp, rahim en geç toprağa karışan ve çürüyen organlardır. İklim değişikliği ile birlikte sıcaklık ısı değişiminden dolayı, sıvı gaz haline dönüşerek, gazlar buharlaşarak gökyüzüne tekrar yükselir ve soğuk bir tabakayla buluştuğunda tekrar bildiğimiz yağmur olarak yer yüzüne döner. Bir değişim dönüşüm söz konusu olur. Kemiklerin çürümesi dört ila yüzlerce yıl sürebilir. Buda direk oradaki toprağın yapısı ve iklim ile alakalıdır. Bunun için toprak altında yani karanlıkta bu süreç tamamlanıp parçalar haline tekrar ayrışması gerekir, değişim dönüşüm sonucu, toprak/sıvı/gaz ısı değişiklikleri ile yani ateş ile bu devir farklı şekillerde zuhur bulur, her bir DNA aktarımıyla birlikte, tekrar doğada var olur. Bu süreç bitkiler içinde, diğer hayvanlar içinde değişmez bir kuraldır.
Bu yaşam döngüsüyle ilgili ulularımız çok güzel şözler söylemişler.
“Neyine güvenirsin ve insanoğlu bir avuç toprak bir damla su değil misin.”

(Yunus Emre)

Yol ehli Pirler
“Nokta-i sır’da biz var idik
bir mertebede öldük bir diğerinde dirildik
Müsdatımız’da öldük;
Cemadatımız’la dirildik;
Cemadatımız’da öldük;
Nebadatımız’da dirildik;
Nebadatımız’da öldük;
Hayvanat’da dirildik;
Hayvanat’da öldük;
Adem’de dirildik” veya
Künt-i Kez
Biz bezm-i elest ilmi ezelde
bizde var idik; nokta sırından,
uliviyetine;
uliviyet’inden
rubiyettine
rubiyettin’den
ervah alemine
ervah alemin’den
misal alemine
misal aleminden

zıtlar alemine seyr-i sulük veya devr-i yeye devam ettik denir.

Buna ek olarak bambus ağacı yukarda anlatıklarıma güzel bir örnektir.

Bir banbus ağacının tohumunu toprağa attığınızda, çiftçi onu her ay sular, toprağını deşeler, toprağı sürür, beller, fakat bu işlemlere karşılık banbus ağacı ilk sene yeşermez, bu işlem ikinci sene, üçüncü sene, dördüncü sene, beşinci seneye kadar böyle devam eder.

Beşinci senenin sonunda filizlenen banbus ağacı altı hafta içerisinde otuz metre’ye ulaşır.
Toprak‘ta geçirdiği bu süreçte olgunlaşır kemalatını bulur. Onun içindirki bir can Hakka yürüdüğünde ve bizler onu sırladığımızda tekrar aslına dönmek için bu yolu katletmesi gerekir ve bu işlem ışıklar içerisinde değil karanlıkta olması gerekir.
Doğru olan Devr-i daim olsun ışığa doğru yürüsündür.
Yani tekrar başka bir donda görünür olsun anlamındadır.
ALİ SÖNMEZ /BERLİN

TARİHE ŞAŞI BAKMAK–Faysal ASLANER

Anadolu ve uzantısı olan Mezopotamya insanlık tarihinde ilk yerleşke olduğu gibi ilk Uygarlıklara da ev sahipliği yapmıştır. Üç Kıta ortasında yeralan bu yer, tüm canlıların bir toplanma ve geçiş güzergâhıdır.

Dolayısıyla evsahibi olduğu florası eşsiz güzelliği ile sanki ayrı bir Kıta özelliği taşır. Hal böyle olunca tüm Insanlığın sahip olmak istediği bir Toprak parçasıdır. Insanlığın yerleşik hayata geçtiği bu yerler, tarihteki ilk savaşlarada ev sahipliği yapmıştır. Kanla sulanan bu topraklar acılarında katmerlisini yaşatmış ve yaşatmaya devam ediyor.

Son 150 yıllık Anadolu, Balkanlar , Kafkaslar ve Mezopotamya tarihi aynı zamanda bir Halkların birbirlerini boğazladığı bir tarih olarak bizlere miras kaldı. Tarihe bakarken hep karşı tarafı suçlamak artık herkesimin sarıldığı bir Vicdan rahatlatma argümanı haline geldi. Tarihten ellerimize bulaşan kanı görmeden hep işaret parmaklıklarımız başkalarını göstermekte.

Tarihe bir başka yanlış bakma şeklide Dualist bakmaktır. Hep iyiyi kendisi temsil eder, kötü hep başkasıdır. Bu yanlış bakış açısı zamanında Demirel’in kimse bana Milliyetciler adam öldürüyor dedirtemez lafını hatırlatır.

Başka örnek ise günümüzden 20 yıldır iktidar olan AKP kötü gidişattan hep muhalefeti sorumlu tutmakta. Aktüel Rusya-Ukranya savışında tüm kötülükleri Putin ve Rusyaya yıkarak kendi arka planlarında yaptıklarını örterken, Ruslara karşı başlattıkları faşizan insan avı normal birşeymiş gibi sunulmakta. Bu vesileyle hiçkimsenin Kanının daha kırmızı olmadığını Tarihe doğru bakarak görebiliriz.
Aşk ile Canlar
Faysal Aslaner 12.03.2022

SİVAS ALEVİ-KIZILBAŞLAR ÜZERİNE–Sait ÇETİNOĞLU

“Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”
http://www.saitcetinoglu.com/sivas-alevi-kizilbaslar-uzerine/

Sivas şehri Ermeni Kral Senekerim tarafından kuruldu. Sivas, Senekerim’e Van karşılığında verilmiştir. Sivas ile ilgili incelemelerde de görüldüğü gibi, Sivas yoğun bir Ermeni ve Pontos’a dahil bölgelerde de yoğun bir Rum nüfus barındırmaktadır. Bunların yanında Alevi-Kızılbaş nüfusunda hatırı sayılır bir yeri ve ağırlığı vardır.

Ermeni ve Pontos Soykırımı döneminde hedef Ermeni ve Rum nüfus iken Soykırım sonrasından günümüze Alevi Kızılbaş nüfus hedefe oturtulmuştur. Ermeni nüfus gibi, Alevi- Kızılbaş nüfusun da Soykırım öncesinde hedef olduğunu söylemeliyiz.

Soykırım sürecinde Sivas’ta valilik görevinde bulunan valiler Muammer Cankardeş ve sonrasındaki Süleyman Necmi Selmen İTC’nin seçilmiş insanlarıdır. Vali yardımcısı Ahmet Kalaç da İTC’nin özel insanlarından biridir. Bu kişiler Kemalist döneme de yönetici olarak uzanırlar.

Sivas’ta soykırım en ince teferruatına varıncaya kadar düşünülmüş ve uygulanmıştır.

Sivas’ın bir başka özelliği de, 3. Ordu’nun savaş sırasında Sivas’ın gerisinde yeni bir hat oluşturmasıdır. Bu hatta konuşlanırken her savaşta olduğu gibi terk ettiği bölgeleri yakıp yıkarak geri çekilmiştir.

3.Ordu Sivas’ın gerisinde konuşlanırken Tekalif-i Harbiye yani ordu ihtiyaçlarının eskiden olduğu gibi yüklenecek Ermeni kalmadığından Rum ve alevi-kızılbaşlara yüklemiştir. Soykırım öncesi mükellefiyeti ile kalan bir şey varsa ellerinden alınmıştır. Kısaca donlarına varıncaya kadar soyulduklarını söyleyebiliriz.

Sivas Ermenileri

Her soykırımda olduğu gibi, Ermeni ve Pontos Soykırımında da erdemli kişiler olduğu gibi, işbirlikçiler de vardır. Bunların az yada çok oluşu önemli değildir. Soykırım sürecinde “temiz” kalmak da son derece zordur. Süreçte işbirliği esastır, zorunludur, soykırıma bulaştırılırlar. Sivas özelinde örneklersek Emir Marşan Paşa koruyu iken oğlu “exterminators”lerin başındadır. İşbirlikçiler ve soykırımcıların bir bölümü, Kemalist dönemde mecliste boy gösterirler.

“Koruyucular” ile ilgili başta Burçin Gerçek olmak üzere birçok çalışmaya imza atılmıştır. Bu konuda benim de yazmama karşın, konunun son derece nazik bir durum olduğunu söylemeliyim. “koruyuculuk”, yüz yıl önceki dedenin banka mevduatından torunun nemalanması gibidir.

Sivas bölgesinin bir bölümü 1920’lerin başında bir büyük darbe daha yemiştir. Topal Osman’ın bölgeden geçtiğini söylersek ne dediğimiz daha kolay anlaşılır. Dönemin meclis zabıtları da bu konudaki örneklerle doludur.

Sivas’ın Temecik köyü özeline gelirsek, Temecik köylülerinin Ermenilerin mülklerine el koymadıkları, balkan muhacirlerinden para ile satın alındığı papağan gibi tekrar ediliyor. Evet aynen öyle bir söylem her yerde esastır. “Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”

Temecik Köyüne 1924 yıllarında balkan muhacirlerinin yerleştirilmesinin tamamlandığını kabul edersek, bunların buradan ayrılmaları 1929 yılına veya sonrasına denk gelir. 1929 yılı dünya ekonomik bunalımının korkunç yıllarıdır. TC’ de bundan en fazla etkilenen devletlerin başında gelir. Bunalımdan yoksulların daha fazla etkileneceği kuşkusuzdur. Bu korkunç bunalım döneminden etkilenmeden mülk sahibi olmak şaşırtıcıdır. Bu yıllar her şeyin sınırlı olduğu yıllardır. Muhtemelen Temecik’in Alevi-Kızılbaş köylülerinin de imkanları sınırlıydı. Bu sınırlı imkanlara sahip temecik Alevi-Kızılbaşlarının muhacirlerin topraklarını ucuza kapattıkları ifade ediliyor. Konunun araştırılması için tapu kayıtlarının açık olduğunu söylemek bir cehalet örneği olduğunu söylemek gereksiz.

Burada iki olgu gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi, köylüler zor olsa da Ermenilerin soykırımına seyirci kaldılar, yada Soykırımcılarla işbirliği yaptılar. Ellerinde (bunalım yılları da olsa) maddi imkanlarının bulunması işbirliği olasılığını yükseltiyor. Zira biz biliyoruz ki; Sivas’tan gönüllü yada sürgün edilen yoksullar gibi, sürgün yiyen Alevi-Kızılbaş “dede”ler bile, hayatta kalabilmek için çok büyük zorluklarla baş başa kalmışlardır. Bunlar, büyük şehirlerde kapıcılık, odacılık, hamamlarda tellaklık… ve daha da aşağılık işlerle hayatlarını idame ettirmeye zorlanarak aşağılandılar.

Soykırım sürecinin sonuçlarından biri emval-i metrukeler ise bir diğer sonucu evlad-ı metrukelerdir. “Kurtarmanın” torunlara ödülü yanında, kurtarıcıların döneminde de kurtarıcılara ödül vardır. Gayrimüslim yetimlerin Müslümanlaştırılmasında ve evlat edinilmesine ödül konmuştur. Bu ailelere maaş bağlanmıştır. Bunların mirasına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bir diğer ödül, Kadınların Müslümanlaştırılarak eş edinilmesinde de cinsel ödülün yanında, bu kurbanların mirası olan mal mülk de el koyanlara aittir. Kısaca kadın ve çocuklarla birlikte mal mülk sahibi olma imkanı doğmaktadır.

Tehcir kafilelerinin izlenerek zengin aile mensupların çalınmasına ve el konulmasının nedeni bu zenginleşme imkanıdır.

Neredeyse her ailede, bir babaanne yada anneannenin Ermeni kurban olması tesadüf değildir.

Resim: Çokkaryan ailesi, Gürün, 1902 civarı. Resimin kayanağı: houshamadyan.org

BİLİMLERİ VE SANATLARI DOĞURAN İNSANIN KÖTÜ YANLARI–Jean Jacques Rousseau

BİLİMLERİ VE SANATLARI DOĞURAN İNSANIN KÖTÜ YANLARI !

Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev—Jean Jacques Rousseau, S.19-20

Mısırlılardan Yunanlılara geçmiş eski bir geleneğe göre bilimleri icat eden, insanların rahatına düşman bir tanrıdır (1). Demek ki Mısırlılar, kendi yurtlarında doğan bilimler hakkında hiç de iyi bir düşünce beslemiyorlardı; Çünkü onlar bilimlerin hangi kaynaklardan çıktığını yakından görmüşlerdi. Gerçekten ister dünyanın eski tarihlerini karıştırın, ister şüpheli belgeleri felsefe yoluyla aydınlatın, insan bilgilerinin sanıldığı gibi güzel bir kaynağı olmadığını göreceksiniz.

Astronomi, boş inançlardan doğmuştur; güzel söz söylemek hırstan, kinden, dalkavukluktan ve hepsi birden, hattâ ahlâk bile, insanın kendine begenmişliğinden doğmuştur. Demek ki bilimleri ve sanatları doğuran bizim kötü yanlarımızdır; iyi yanlarımızdan doğsalardı meziyetlerinden daha az şüphe ederdik.

Doğuşlarındaki kötülük, amaçlarına bakınca büsbütün ortaya çıkar. Lüks olmasaydı, lüksün beslediği sanatları ne yapardık? Haksızlıklar olmasaydı, hukuk bilimi ne işimize yarardı? Zalim hükümdarlar, savaşlar, isyanlar olmasaydı tarih ne olurdu? Kısacası herkes yalnız insanlık görevlerini ve doğal ihtiyaçlarının düşünseydi, yalnız vatanını, mutsuz insanları ve sevdiklerini korumaya zaman bulsaydı, hayatını bu boş düşüncelere dalmakla geçirmek kimin aklına gelirdi?

Biz gerçeğin saklandığı kuyunun duvarlarına sarılıp ölmek için mi yaratıldık? Yalnız bu düşünce, kenidin felsefese verip gerçekten bilgi edinmek, isteyen insanı daha ilik adımlarında durdurmalıdır.

Bilim araştırmalarında ne tehlikeler, ne çıkmaz yollar vardır! Gerçeğe ulaşmak için, ondan gelecek iyilikten bin kez daha zararlı nice yanlışlıklardan geçmek gerekiyor! Bu işte zararlı olduğumuz ortada: Çünkü yanlış sonsuz biçimlere girebilir; doğru ise yalnız bir türlü olur. Zaten gerçeği gerçekten ve yürekten arayan nerede? En iyi niyetlerle yola çıksak bile, bulduğumuz şeyin doğru olduğundan nasıl emin olabiliriz? (2) Bütün bu karışık duygularımız arasında, doğruyu kestirecek olan kriteryum ne olacak? İşimiz rast gidip sonunda gerçeği bulsak bile onu iyiye kullanmasını bilecek miyiz? İşte işin en güç tarafı budur.

—————————

1) Prometheus efsanesindeki anlam açıktır; Onu Kafkasya’nın bir dağına çivileyen Yunanlılar, her halde Mısırlıların bilgi tanrısı Teuthus’tan iyi saymıyorlardı. Eski bir masalda şu vardır: “Orman tanrısı ateşi ilk gördüğü zaman onunla kucaklaşıp güreşmek istedi; ama Prometheus ona bağırdı ve dedi ki: ‘Orman tanrısı çenendeki sakaldan olursun, çünkü ona dokunan yanar.’ ”

2) İnsan ne kadar az bilirse o kadar çok bildiğini sanır. Peripatetisyenler bir şeyden şüphe ediyorlar mıydı? Descartes evreni küpler ve girdaplarla kurmuyor muydu? Bügün Avrupa’da en küçük bir fizikçi var mı ki elektrik denilen esrarlı kuvveti çarçabuk açıklamasın? O kuvvet ki gerçek filozofları belki hep ümütsizliğe düşürecektir.

EFENDİLER NEREYE–Refik Halit Karay

*** Refik Halit Karay’ın yurtdışına kaçan İttihatcıların peşinden yazdığı yazı;

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?

Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahta kuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahta kuruları nereye?

Ücra dağ başlarında gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik aç kurtlar vardır. Köpeksiz sürülere dalarlar, boyunları kaparlar, etrafa kan, kemik saçıp mideleri dolu inlerine kaçarlar. Galiba çoban göründü, köpekler hırlıyor; tok kurtlar nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler… Galiba koku aldınız, kedi geliyor; koca fareler nereye?

Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi’ye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar… Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?

Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar…

Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?

O zamanlar kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğili, ağızlar kilitliydi. “Gel!” diyordunuz, halk karnını yerde sürüyerek ezile-büzüle koşuyor, ayaklarınızın altına sokulup tir tir titriyordu. “Git!” diyordunuz, kapıya kendini zor atıyor, merdivenleri dörder dörder atlayarak canını güç kurtarıyordu. Siz nazır değildiniz, derebeyliği yaptınız… Siz amir olmadınız, sergerdelik ettiniz… Siz valilik yapmadınız, asesbaşılık ettiniz… Efelere taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız; Çakıcı’ya rahmet okuttunuz. Kabakçı’yı gölgede bıraktınız… Biraz daha geçseydi evliya diye Patrona’lara türbe kurup başlarında kandil yakacaktık; “Muslî”leri [?] kahraman bilip namlarına heykel dikecektik, “Sakallı”lara can verip mevkilere geçirecektik.

“As!” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “Yak!” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “Bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü… Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız; Ali’ye çattınız, Veli’ye bastınız, Ahmed’i kastınız, Mehmed’i kavurdunuz; beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz; akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık adam etinden tiksindirdiniz…

Muhalif mi? Al aşağı… Muharrir mi? Vur başına… Türk mü? Sür ölüme… Rum mu? İste parasını… Ermeni mi? Kes kafasını… Arap mı? Çek ipe… Kadın mı? Gönder eve… Haydut mu? Buyurun köşeye… Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma… Yahudi mi? Sor fikrini… Kalan kimseye at sopayı… Paraları koy cebine, işte sizin programınız bu!

Hani Karagöz’de “Kanlı Nigâr” oyunu vardır, “Urun kızlar kol demirini!” derler de kapılar kapanır, avane üşüşüp anadan doğma soyarak misafiri çırılçıplak dışarıya fırlatır… İşte siz böyle yaptınız, boğazları kapatıp içeride keyfinize gideni işlediniz, kimimizi soydunuz, kimimizi vurdunuz.

“Açılır besmeleyle her sabah dükkanımız/ Celladbaşı Kara Ali pîrimiz üstadımız” levhasını başınızın ucuna asıp palalarla sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz, babaları, evlâtları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacak, Mısır’a sultan mı olacak, Hind’e şah mı gidecektik?

Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nazırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri… Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz… Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi… Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?

Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadarete, meyhane peykesinden bir basışta nezarete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular. Kasalarına altın doldurdular, bizim cebimize kâğıt tıktılar; halk seril-sefil cami avlularında yatarken çiftlikler aldılar, kâşaneler yaptırdılar. Açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak haspalara ziyafet çektiler; susuzluktan bunalanların destisini aşırıp havuzlarını doldurdular, içinde kayık yüzdürdüler… Han, hamam yıktılar, darağaçları kurdular; hanümanlar söndürüp memleketler yaktılar; yağ aldılar, bal sattılar, yün çaldılar, pamuk attılar… Ne çocuk dediler ne ihtiyar; ne padişah tanıdılar ne nizam; ne merhamet bildiler ne insaf… Halk açlıktan sokaklarda pösteki kemirirken onlar konaklarında bülbül beyni yediler, kuş sütü içtiler… Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, tırnaklarımızı söktüler, hülâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler.

İşte milleti büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar; zira damarlarımızda bir damla kan, kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı yakalarından yapışır öcümüzü alırdık… Halbuki kollarını sallaya sallaya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler…

Aşkolsun! At da size yaraşır, meydan da… Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz. Eteklerinizi öptürüp ciğerlerimizi söndürürsünüz. Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:

– “Ölümlerden ölüm beğen!” demek artık hakkınızdır. Layıkımız olan paşalar! Topumuzun kafasını bir kılıçta çıkarmadan nereye?

ASLINI İNKAR EDEN HARAMZADEDİR–Veli AY

ASLINI İNKAR EDEN HARAMZADEDİR!!!

Bilmeyenler ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun..

Hakikat ve ona dair kelamlar yok olmaz yok edilemezdi.. Evrenin bir köşesinde bir çırpıda suratınıza,  yüreğinize tüm çıplaklığıyla çarpı verirdi. Can Yunus’umun bu kelamı düşüverdi aklıma.. Karşımda oturan cem evimizin emektarı bir amcamızın sözleriyle uyandım.. „Oğul o neydi“.. Halk dilinde argoya kaçarak devam etti; „Isparta’da bizleri devletin kuçağına oturttular. Yuh olsun onlara“ diyerek devam etti.. „Yıllarca bunun için mi mücadele ettik. Oysaki canları bir araya getirmek için, bu cem evlerini yaratmak için ne zorluklar çektik.. Hainin zalimin alevi düşmanlarının önünde gülbang vermekte neyin nesi“.. Çok kızgında, yılların emektarı, yaşadığı zorlukları yüzünün derinleşen çizgilerinde gizlenmiş Amcam..

Utandım..
Babam düştü aklıma..
Yıllar önce kaybettiğim o nazlı Pirim..
Kötülük fesatlık bilmeyen, yeşile çalan, çakmak çakmak parlayan gözleri.. Sadece gözleri değil teni, yüreği, yüzüde parlardı onun.. Taliplerinin, komşularının, kardeşlerinin, çocuklarının sevgisini kazanmış, bunu şakacılığı, yardımseverliği, insancılığı, insana verdiği güvenle kazanmıştı.. Hayatı zor geçmişti..

38 denilen soykırımı görmüş yaşamış, yaralarının derinliğine rağmen hiç bir zaman o soykırımdan bizlere bahsetmemişti.. Babasını soykırımda kaybettiğinde daha 12 yaşlarında imiş.. Kurşunu dizilen bir grupta ölülerin altında çıkan bir kız çocuğu küçük kardeşini kuçağına alıp evlerimizin alt kısmında bulunan bizlerin dalık diye nitelendirdiğimiz bodur ağaçların ve bitkilerin bulunduğu yere sığınmışlardı.. Nenem evlerimizin önünde geçen 38’de içinde su yerine kan aktığı söylenen Harçık Çayı’nda su almaya gelirken fark etmiş onları.. 11 yaşlarında üstü başı kan olan bu çocuk kardeşinin sesi duyulmasın diye ağzını elleri ile kapatmaya çalışırken bulmuş onları..

 

Kundaktaki kardeşi ac-perişan.. Ne kadar kapatabilirsin ki ağzını.. Ne kadar engelleyebilirsin ki aclık çığlığını.. Nenem kimsenin görmediği akşam saatinde çocuğa temiz giysi ve yiyecek, kardeşi içinde süt götürmüş kendilerine.. Evet kimseler görmemeliymiş.. Devletin kesin emri varmış.. Kim evini soykırıma uğratılacak ailelere, onların çocuklarına açarsa, onlara yardım ederse aynı son onlarada yaşatılacaktı… Tam bir ölüm kalım zamanıydı.. Bir kaç gün o zavallı çocuklara gizlice yardım ettikten sonra onları evine getirmeye karar vermiş. Fakat bir ailenin ihbarı üzerine köy basılır o kız çocuğu kardeşini alıp kendini Harçık Suyunun bağrına bırakırlar.. Katillerin eline düşmektense kendi sularının koynunda ölmeyi yeğlerler..

 

Babamdan bu hikayeyi duyduğumda çoktan otuzumu geçmiştim. Neden şimdi anlatmıştı.. Neden bu kadar beklemişti.. Anlatırken o yeşilimsi gözlerinden bir kız çocuğunun bata çıka yaşam mücadelesini gördüm.. Gözlerden dökülen yaşlar Harçık Nehrini arındırıyordu.. O caresizliği, iki küçük çocuğu kurtaramamanın acısını hale yüreğinde hissediyordu canım pirim..

Ocakzadeliğin vermiş olduğu cümle canı yaşatmak onu canından evvel bilmek ilkesiyle büyümüştü. Talibinin canı acısa kendisinin eti acırdı.. O kadar kötülük görmesine rağmen asla kimseye kırılmadı. Kimseye kin düşmanlık beslemedi..

Sonra o gözler donuklaştı birden..
Köye gelen asker o çocuklara yardım etmiş diye dedeme işkence yapıp evini yakmışlardı..
Bir kaç gün sonra da dedem Hakk’a yürümüş. İşte böyle bir zor zamının çocuğuydu nazlı Pirim..

Hatırlarım da gıda ambargosu dönemiydi. 90’lı zor yıllar. Benim de lise yıllarım. Un, ekmek, çay yazdırmak için babam ile gittimiz karakolda bir insanın günlük ihtiyacını karşılayacak miktarın çok altında yazmışlardı..

Devletin bizleri resmen aclıkla terbiye etmek istediği dönemlerdi. Çok kızmıştım. Komutana o gençlik cesaretiyle neden bize daha az bir miktarın verildiğini sorduğumda, sizin dosyanız mühürlü dedi. Bu mühür kalkmadıkca sizlere hep böyle davranılacak. Devletin daireleri dahil, devletin hiç bir hizmet alanında çalışamayacaksın diye ekledi. Bu gerçekti. Devlet dairesine girebilen bir kardeşim olmadı..

Bir anda kafası önüne eğildi babamın.. Tanıyordu bu karakolları..
Devrim hayaline kapılmış çocuklarından dolayı çok çağrılmış kaba dayak yemiş, çok hakaretlere uğratılmıştı. Devletin aileleri fişlediği bu mührün anlamını çok iyi biliyordu. Akşam eve dönerken çay almıştı. Çayımız kalmamıştı..

Fakat izin kağıdında çay yazılmamıştı. Yinede aman en olursa olsun deyip aldı yanına. Belediye arabamız köprüdeki kontrol noktasına geldiğinde her zamanki gibi durdurulduk. Bizlere suçluymuşuz gibi bakan gözlerle bir komutanın inin aşağı diye bağırışını duyduk. Kimlik ve gıda kontrolü yapacaklardı. Babamdaki çay otunu fark etmeleri çokda uzun sürmedi. Amca bunu niye aldın kağıdında çay yazmıyor dedi komutan. Babam çayımız kalmadı deyip ne yapayım almayayım mı diye karşılık verdi. Komutan izin vermiyeceğini onlara bırakması gerektiğini bir daha ekledi. Babam komutanın elindeki çay otunu alıp o hışımla açarak yere döküp üstünde tepinmişti..
Bu fukara adamın aldığı bir çay otunada göz dikmişti bu ceberrut devlet. O da boyun eğmedi bu devlete. Sizede bırakmam dedi..

 

Evet üniformaları, komutanları onların o insanlıktan nasibini almamış seslerini, emirlerini, evlerinin basılmasını, kapılarının kırılmasını, kaba dayağı, hakarete uğramayı çok iyi bilirde babam..

Oysaki nazlı bir aileden soydan gelirdi. Taliplerinin gülüydü. Aşık ile maşuk gibiydiler..
Ah bu zulümkar askerlerde olmasaydı iyi idi..

Çocukları kendini bir sevdaya kaptırmışlardı. Sevdalıydılar onlar. Güzel arkadaşları, güzel dostlukları, mücadeleleri vardı. Ama yol tehlikeli, ölümcül bir yoldu.. O dönemde devrimci mücadele vermek ailesiyle birlikte kelle koltukta dolaşmakla eş değerdi.. Bu zamanı da gördü babam.

 

Çatışmada vurulan çocuğunu, askeri cezaevinde işkence edilen çocuğunu, yıllarca hapishanede kalan çocuğunu gördü. Arkasından okuma yazması olmamasına rağmen avukat avukat dolanan çocuklarına zarar gelmesin diye uğraşan canım babam.

 

Cunta dönemiydi.. Ben doğmuşum.. Hayatımda hiç göremediğim abim bana ismimi vermiş MEHMET ZEKİ.. Eskiden devrimcilerde gelenekti. Yitirdikleri dava arkadaşlarının ismini yeni doğan çocuklarına, yiğenlerine, kardeşlerine verirlerdi. Böylece hem mücadelerinin hemde mücadelede düşen yoldaşlarının isimlerinin yaşatılacağına inanırlardı..

Benim hikayemde böyleydi. MEHMET ZEKİ ŞERİT’ten almıştım ismimi. İşkence ile katledilen o büyük devrimciden.. Çerkez halkının yiğit evladından.. Fakat nüfus dairesi kabul etmemişti bu ismi. Babamda dayımın ismini Veli’yi bana yazdırmıştı. Bu isme hiç alışamamıştım. Zaten bu isimle tanışmam ilkoluda gelmemle olmuştu. Veli.. Köyde, evde tüm tanıdıklarım bana Mehmet Zeki der. Hala öyledir bu.. Veli zoraki bir isim oldu bende. Hiç bir zaman alışamadığım kabullenemediğim bir isim..

Universite yıllarında insanlardan yanlızca bu ismi duya duya bir ara alışır gibi oldum. Fakat yine onunla aramızda her zaman bir mesafe oldu.. İnsanlar Veli diye seslendiklerinde dönüp bakmazdım bile. Bana seslendiklerini düşünmezdim. Her sabah kalktığımda güneşin karşısında minnet eden anamın „Memedim Omedyam“ deyip beni çağırması gözlerimden öpmesiyle adete büyülenmiştim.. O isimde beni benliğimi çeken bir şey vardı. Benim künyemdi adeta..

Şimdi ise Isparta’da bizleri MHP-AKP-İYİ PARTİ’ye, onlarla protokol yapma merakına satan yöneticilerimizin çamur atma aracı haline getirilmiş durumda..

 

Onlar adına iş tutan dernek dernek arayıp bu gerçek adını kullanmıyor MEHMET ZEKİ diye sahte isimle kendine Facebook ‘da hesap açmış diyen insanlıktan nasibini almamışlara şunu söyleyebilirim. MEHMET ZEKİ benim takma ismim değil, benim gerçek ismimdir. Benim künyemdir. Yaşadığım, aileme yaşatılan acıların sembolüdür.. Sizin gibi bedel ödememiş koltukçu insanlar bunu anlayamaz..

En son genç bir yönetici kadın arkadaşımıza giydiği tişört’te yazılan sözler üzerine dernek dernek arayıp karalayan yüzsüzlerde sizler değil miydiniz? Yaptıklarınız yüzünden o arkadaşımız şimdi alevi hareketinin dışında durmak istedi.

 

Yüzsüzlükleri, çamur atmayı, bizlerin aidatlarıyla Maraş’a gidip MHP’ye saydırıp, Isparta’da onlarla protokol yapmayı, cem evinin temelini atmayı utanmadan da bunu normalleştirmeye çalışmayı en iyi sizler bilirsiniz..

 

Ağzınız açıldığında hepiniz aleviliğin kitabını yazmışsınızdır. Hepiniz Pir Sultan, Nesimi..
AKP-MHP karşısında utanmadan gülbang veren, onların sözüyle alevi yöneticisine sözünüzü bitirin deyip kürsüden indiren sizler değil miydiniz? Bilerek isteyerek bu organizasyonun bir parçası olanda sizler değil miydiniz? Kim zorladı sizi? Kime sordunuz bu işi yaparken? Sonra biz karşı çıksaydık Madımak gibi yakarlardı deyip Madımakta yitirdiğimiz değerlerinizin ruhunuda inciten sizlersiniz.. Siz kim  Sivasta yitirdiğimiz 33 canımız kim. Onlarda sizler gibi korksalardı şimdi yaşıyor olacaklardı..

 

Hepiniz hayatınız boyunca bu Isparta onursuzluğuyla yaşayacaksınız..

Oraya buraya saldırarak en iyi savunma saldırıdır diyerek yaptığınız bu düşkünlüğü unutturamayacaksınız..

 

Bakın sizlere ne anlacağım. Özel timlerin çatışma sonrası ineklerini otlatmaya götüren 75 yaşındaki babamı zorla döverek bir panzere atmışlardı. Bu çatışmada üç özel tim vurulmuştu ve öç almak istiyorlardı. Panzerde sormuşlardı: „söyle bakalım ihtiyar bu işin bu kargaşanın sorumlusu kimdir“ diye.  Babam korkusuzca o panzerde cesedinin çıkacağını bile bile „bu işin sorumlusu şerefsiz Türkeş ve Erbakandır“ demişti.. Tüm gün gezdirmişler, dövmüşler, hakaret etmişler, su vermemişlerdi. Gece karanlığı içinde herşeye rağmen gülen bir cift gözle bizlere doğru geliyordu. Biz ise onu çoktan kaybettiğmizi, öldürülüp bir yerlere gömüldüğünü düşünüyorduk. O zamanlar bile katilin, zalimin karşısında dik durmayı bildi pirim. YA SİZLER? İtle köpekle cem oldunuz.. Onlara gülbang verdiniz. Bizleri katleden ve silah arkadaşları için saygı duruşunda bulundunuz. Tek eksiğiniz vardı, „KILICINIZ KESKİN OLSUN“ sözünü eklemeyi unuttunuz..
Aşk ile
Veli AY
16.10.2021

ÂŞIKPAŞAZÂDE’NİN ESİR TİCARETİ

ÂŞIKPAŞAOĞLU

TARİHİ-Nihal Atsız, MEB 1970, 1. Baskı  


S.134
Belgrad’ın üzerine düştü. Hisara cenk eder gibi oldular. Sava suyunu geçtiler. Bili- ne’ye79 akın saldılar. Gaziler şöyle doyum geldiler ki . bir çizmeye bir nefis cariye verirlerdi ki kucaklamaya yarar. Ben dahi orada idim. Yüz akçaya altı yedi yaşında bir iyi oğlan aldım. Ama ata hizmet eder esiri yüz elli akçaya verirlerdi. O seferde akıncılardan bana dahi yedi kul ve cariye düştü,

öyle olmuştu ki asker yürüse esir kalabalığı askerden ziyade idi. Elhâsıl şöyle anlatıldı ki İslâmlık zuhur edeliden beri gaziler gaza ederlerdi, bunun gibi gaza vâki olmadı dediler. Hatta dediklerinden de daha ziyadedir. Fakir dahi bir gün hünkâra gittim. Ben fakire esir verilmesini buyurdu. Buyurduktan sonra ben dedim ki: “Devletli sultanım! Bu esiri, götürmeye at gerektir ve bu yolda harçlık dahi gerektir”. Beş bin akça ve iki at verdi. O sefer dokuz baş esir üe Edirne’ye geldim. Dört atım dahi vardı. Edirne’de bu esirleri üçer yüz akçaya verdim. Bazısını ikişer yüz akçaya satıp harçlık edindim ve devletli hünkâra dualar ve senâlar ettim.

S.137

Vallahi ben dahi kırdığımdan gayrı beşini esir ettim. Üsküb’e getirip beş esiri o zamanda dokuz yüz akçaya sattım.

* * * * *

Tevarihi Al-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi

Hazırlayan: Ayşenur Kala, Kamer Yayınları 2013,  S.219

  1. Bölüm

Bu Bölümde Sultan Murad Han Gazi’nin Belgrad’da gidip Ne Yaptığı anlatılır

Sultan Murad Üngürus (Mcaristan) ülkesini görünce Belgrad’ın Üngürus’un kapısı olduğunu anladı. Bu kapıyı açmak istedi. Asker toplayıp, Belgrad’ın üzerine yürüdü. Hisara savaşır gibi oldular. (Sava) nehrini geçip İline’ye 243 akın ettiler. Gaziler çok ganimet elde etti. Öyle ki bir çizmeye bir cariye alınabiliyordu.

Ben fakir de yüz akçeye bir oğlan aldım. “İslam ortaya çıktığından beri böyle gaza olmadı” derlerdi, bu doğrudur.

Ben fakir de o seferde bulunmuştum. Bir gün Hünkar’a vardım. Bana esir verdi. Ben, “Devletlü Sultanım! Bu esiri götürmeye at gerekir. Bunun için de akçe gerekir” dedim. Beş bin akçe ve iki at verdi. Dokuz baş esir ve dört atla Edirne’ye geldim. Esirlerin bir kısmını üçer yüz bir kısmını da ikişer yüz akçeye sattım.x

* * * * *

Osmanlı Tarihi-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Cilt 1 Sayfa 418 PDF Sayfa 365

694 Aşık Paşa zade, Belgrad muhasarası esnasında Macaristan topraklarına akın yapıldığını ve pek

ziyade doyum olduğunu ve bir cizmeye bir cariye verildiğini ve bunun muslumanlığın en buyuk gazası

olduğunu soyledikten sonra “ben fakir dahi o seferde bile idim, birgun hunkara vardım. Ben fakire esir

buyurdu; ben dedim ki devletlu sultanım! bu esiri goturmeğe at gerektir ve bu yolda akce gerek dedim,

beş bin akce ve iki at verdi; dokuz baş esir, dort atla Edirne’ye, geldim, ucer yuz akceye verdim ve

bazısını ikişer yuz akceye verdim. Bu gazanın tarihi sekiz yuz kırk ikisinde vaki oldu.. .” (s. 125)

s.(125) Âşık Paşa Zâde Tevarih-i Al-i Osman (Ali Bey neşri 1932 İstanbul) S. 125

Ahiler ve Babâiler –İsmail Hakkı Uzunçarşılı

Ahiler ve Babâiler
Osmanlı Tarihi Cilt 1 – İsmail Hakkı Uzunçarşılı

S.530-532

Osmanlı devleti kurulurken Anadolu’daki Ahi ve Babâî ve Mevlevi tarikatleri en faal devirlerini yaşıyorlar ve bu kıt’ada mevcud beylikler üzerinde nüfuzlarım gösteriyorlardı; bundan dolayı bu tarikat zümrelerinden bilhassa ilk ikisinin Osmanlı beyliği muhitinde de

faaliyetleri görülmekteydi. Bu suretle Anadolu’da yayılan tasavvuf cereyanları XIV. yüzyıl sonuyla bilhassa XV. yüzyılda kuvvetli olarak meydan almış ye bunda beylikler tarafından gösterilen himaye de müessir olmuştu. Tasavvufî eserler manzum ve mensur olarak

yazılmaktaydı. XIV. yüzyıla ait Âşık Paşa, Yunus Emre ve Sultan Veled divanları ve saire ile XV. yüzyıl’daki Kemal Ümmî, Nesimî ve Eşref zade Abdullah-i Rûmî divanları ve yine Eşref oğlu’nun (vefatı 874 H./1469 M.) Hayret-nüma ve 852 H./1447 M. de yazılmış ahlâka dair kıymetli bir eser olan Müzekkin-nüfus isimli eserleri ve Hatiboğlu’nun Hacıbektaş Velâyetnâmesi tercemesi ve bunlardan başka manzum ve mensur daha bir çok risaleler ve manzumeler yazılmıştır.

Osmanlı devletinin temeli atılırken bu beylik, ahilikten ve ahî reislerinin nüfuzlarından istifade etmişti; filhakika Osman Gazi’nin kayın babası Şeyh Edebah o tarihlerde ahilerin ulularından bulunduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud, Candarlı Kara Halil de aynı tarikatta

bulunarak hizmet ediyorlardı. Ahî Hasan’m nüfuzu ve hizmeti tarihçe de malûmdur. Ahilerin bu nüfuzunu XV. yüzyıl’m ilk yarısında da görmekteyiz 901.

 

Ahî tarikatı reisliğinin Şeyh Edebalı’dan sonra kime geçtiğini bilmemekle beraber bunun daha sonra I. Sultan Murad’a intikal eylediğini biliyoruz; bu cümleden olarak Murad Gazi’nin

Gelibolu’daki ahî reislerinden Ahî Musa’ya verdiği 767 Receb/1366 Mart 14 tarihli icazetname ve vakıfnamede: “. . . ahilerimden kuşanduğum kuşağı Ahî Musiya (Musa’ya) kendü elümle kuşadup Magalkara’da (Malkarada) ahî diktim ve bu Ahî Musa veya evlâdlarından kimesneyi ihtiyar idüp ya akrabalarından veya güğeygülerinden ahilik icazetin virüp bizden sonra yerümüze ahî sen ol diyeler ki bunlar fevt olduktan sonra şer’ile sabit ve zahir ola….” kaydı bunu göstermektedir902.

Osmanlı beyliği kurulurken ahîlikden başka Alperenler denilen ve Babâî tarikatinden olan Gazilere ehemmiyet verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştı; Orhan Bey’in maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Duğlu

Baba ve emsali babalar, sonradan adını bektaşiliğe çeviren Babâî tarikatine mensup Alp-erenlerden idiler. Orhan Gazi zamanında Bursa’mn Uludağ (Keşiş dağı) eteğinde Babâîlere mahsus zaviyeler yaptırılmıştı. Yine bu zümreye mensup olarak Bursa Yenişehir’inde bulunan Postinpuş Baba’ya I- Murad tarafından bir zaviye inşa ettirilmişti. *

 

Orhan Gazi, kendilerinden istifade ettiği Babâîlere riayet etmekle beraber, onların herhangi bir ayaklanmalarına karşı da kontrolü ihmal etmemekte idi; hattâ Bursa etrafında çoğalıp akidelerini neşretmekte olan Abdal, Torlak ve Işık’ların (Babâîlerin) vaziyetlerini teftiş ve tahkik ettiren Orhan Gazi, bunlardan muzır akide neşredenlerin çerağ ve bayraklarını ellerinden alıp memleketinden kovmuştu 903. Babaîlik daha sonraları yeniçeri ocağına

girmiş ve halifeleri vasıtasiyle Babâîlerden olup XIII. yüzyılın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektaş-ı Veli’ye nisbet edilmiştir 904.

 

XIII. yüzyıldan başlıyarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu’nun siyasî ve içtimaî hayatında, Babâî, Kalenderi, Torlak, Samavnah, Işık gibi muhtelif isimler altında Babaîliğin kasaba, koy ve aşiretler arasında yayılmış olduğu görülmektedir. Babâîler en çok Sivas, Çorum, Yozgat, Aydın, İzmir, Balıkesir, Kuzey Anadolu (Giresun’dan Sinop’a kadar olan saha) ve Konya, Antalya ve havalisinde akidelerini yaymışlardı. Bunların XVI. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli’de de faaliyette bulunduklarını görmekteyiz 905.

 

Bu zümreler arasında hurufîliği neşreden Fazlullah’m halifesi Seyyid Nesimî ve taraftarlarının Anadolu’daki propagandaları kendilerine epey taraftar kazandırmış ve bunun neticesi olarak hurufîlik süratle yayılmağa başlamış ve bu hususta Nesimî’nin müridi Refiî’nin eserlerinin mühim tesiri görülmüştür; Refiî’den sonra Feriştehoğlu (Ibn-i Melek) ve Viranı Baba gibi hurufîler de aynı tarzda akidelerini yaymışlardır; hurufîlik daha sonraları bir çok tarikatlerle bu tarikatlere mensup mutasavvıfların eser ve manzumelerinde de kendisini göstermiştir. 906

901 Aşık Paşa zade tarihi s. 101.
902 Tarih vesikaları dergisi sayı 4, sene 1941 Birinci Kanun.
903 ibni Kemal Tarihi (Nur-ı Osmaniye nushası), Numara 3078, varak 53 B.
904 676 H./1277 M. de tertip edilmiş olan Ahi Evren’in Kırşehir vakfiye-sindeki kayıttan (Ali Emin tasnifi vesikalar) Hacı Bektaş’in 1277’den evvel vefat ettiği anlaşılıyor.
905 Ali (basılmamış nusha) varak 146, Şair Hayali maddesi ve Kınalı zade tezkiresi’ndeki aynı isim. Bunlardan başka diğer tezkirelerde bazı kayıtlar vardır.
906 Ord. Prof. İ. Hakkı Uzuncarşılı, Buyuk Osmanlı Tarihi, Turk Tarih Kurumu Yayınları : 1 / 530-532

——————
güğeygülerinden: Güveylerinden, damatlarından

NOT: Dipnot numaraları Kitab her sayfa için yeni numara verilmiştir. PDF versiyonundan takip eden numaralar verildiği için farklılık vardır.
Bu metin Kitab’da 530-532 sayfalarda, PDF versiyonunda 469-471 sayfalarda bulunmaktadır (Y. Demir)

SİVAS ALEVİ-KIZILBAŞLAR ÜZERİNE–Sait ÇETİNOĞLU

“Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”
Sivas Alevi- Kızılbaşlar üzerine zeyl…

Sivas şehri Ermeni Kral Senekerim tarafından kuruldu. Sivas, Senekerim’e Van karşılığında verilmiştir. Sivas ile ilgili incelemelerde de görüldüğü gib, Sivas yoğun bir Ermeni ve Pontos’a dahil bölgelerde de yoğun bir Rum nüfus barındırmaktadır. Bunların yanında Alevi- Kızılbaş nüfusunda hatırı sayılır bir yeri ve ağırlığı vardır.

Ermeni ve Pontos Soykırımı döneminde hedef Ermeni ve Rum nüfus iken Soykırım sonrasından günümüze Alevi Kızılbaş nüfus hedefe oturtulmuştur. Ermeni nüfus gibi, Alevi- Kızılbaş nüfusun da Soykırım öncesinde hedef olduğunu söylemeliyiz.

Soykırım sürecinde Sivas’ta valilik görevinde bulunan valiler Muammer Cankardeş ve sonrasındaki Süleyman Necmi Selmen İTC’nin seçilmiş insanlarıdır. Vali yardımcısı Ahmet Kalaç da İTC’nin özel insanlarından biridir. Bu kişiler Kemalist döneme de yönetici olarak uzanırlar.

Sivas’ta soykırım en ince teferruatına varıncaya kadar düşünülmüş ve uygulanmıştır.

Sivas’ın bir başka özelliği de, 3. Ordu’nun savaş sırasında Sivas’ın gerisinde yeni bir hat oluşturmasıdır. Bu hatta konuşlanırken her savaşta olduğu gibi terk ettiği bölgeleri yakıp yıkarak geri çekilmiştir.

3.Ordu Sivas’ın gerisinde konuşlanırken Tekalif-i Harbiye yani ordu ihtiyaçlarının eskiden olduğu gibi yüklenecek Ermeni kalmadığından Rum ve alavi-kızılbaşlara yüklemiştir. Soykırım öncesi mükellefiyeti ile kalan bir şey varsa ellerinden alınmıştır. Kısaca donlarına varıncaya kadar soyulduklarını söyleyebiliriz.

Her soykırımda olduğu gibi, Ermeni ve Pontos Soykırımında da erdemli kişiler olduğu gibi, işbirlikçiler de vardır. Bunların az yada çok oluşu önemli değildir. Soykırım sürecinde “temiz” kalmak da son derece zordur. Süreçte işbirliği esastır, zorunludur, soykırıma bulaştırılırlar. Sivas özelinde örneklersek Emir Marşan Paşa koruyu iken oğlu “exterminators”lerin başındadır. İşbirlikçiler ve soykırımcıların bir bölümü, Kemalist dönemde mecliste boy gösterirler.

“Koruyucular” ile ilgili başta Burçin Gerçek olmak üzere birçok çalışmaya imza atılmıştır. Bu konuda benim de yazmama karşın, konunun son derece nazik bir durum olduğunu söylemeliyim. “koruyuculuk”, yüz yıl önceki dedenin banka mevduatından torunun nemalanması gibidir.

Sivas bölgesinin bir bölümü 1920’lerin başında bir büyük darbe daha yemiştir. Topal Osman’ın bölgeden geçtiğini söylersek ne dediğimiz daha kolay anlaşılır. Dönemin meclis zabıtları da bu konudaki örneklerle doludur.

Sivas’ın Temecik köyü özeline gelirsek, Temecik köylülerinin Ermenilerin mülklerine el koymadıkları, balkan muhacirlerinden para ile satın alındığı papağan gibi tekrar ediliyor. Evet aynen öyle bir söylem her yerde esastır. “Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”

Temecik Köyüne 1924 yıllarında balkan muhacirlerinin yerleştirilmesinin tamamlandığını kabul edersek, bunların buradan ayrılmaları 1929 yılına veya sonrasına denk gelir. 1929 yılı dünya ekonomik bunalımının korkunç yıllarıdır. TC’ de bundan en fazla etkilenen devletlerin başında gelir. Bunalımdan yoksulların daha fazla etkileneceği kuşkusuzdur. Bu korkunç bunalım döneminden etkilenmeden mülk sahibi olmak şaşırtıcıdır. Bu yıllar her şeyin sınırlı olduğu yıllardır. Muhtemelen Temecik’in Alevi-Kızılbaş köylülerinin de imkanları sınırlıydı. Bu sınırlı imkanlara sahip temecik Alevi- Kızılbaşlarının muhacirlerin topraklarını ucuza kapattıkları ifade ediliyor. Konunun araştırılması için tapu kayıtlarının açık olduğunu söylemek bir cehalet örneği olduğunu söylemek gereksiz.

Burada iki olgu gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi, köylüler zor olsa da Ermenilerin soykırımına seyirci kaldılar, yada Soykırımcılarla işbirliği yaptılar. Ellerinde (bunalım yılları da olsa) maddi imkanlarının bulunması işbirliği olasılığını yükseltiyor. Zira biz biliyoruz ki; Sivas’tan gönüllü yada sürgün edilen yoksullar gibi, sürgün yiyen Alevi-Kızılbaş “dede”ler bile, hayatta kalabilmek için çok büyük zorluklarla baş başa kalmışlardır. Bunlar, büyük şehirlerde kapıcılık, odacılık, hamamlarda tellaklık… ve daha da aşağılık işlerle hayatlarını idame ettirmeye zorlanarak aşağılandılar.

Soykırım sürecinin sonuçlarından biri emval-i metrukeler ise bir diğer sonucu evlad-ı metrukelerdir. “Kurtarmanın” torunlara ödülü yanında, kurtarıcıların döneminde de kurtarıcılara ödül vardır. Gayrimüslim yetimlerin Müslümanlaştırılmasında ve evlat edinilmesine ödül konmuştur. Bu ailelere maaş bağlanmıştır. Bunların mirasına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bir diğer ödül, Kadınların Müslümanlaştırılarak eş edinilmesinde de cinsel ödülün yanında, bu kurbanların mirası olan mal mülk de el koyanlara aittir. Kısaca kadın ve çocuklarla birlikte mal mülk sahibi olma imkanı doğmaktadır.

Tehcir kafilelerinin izlenerek zengin aile mensupların çalınmasına ve el konulmasının nedeni bu zenginleşme imkanıdır.

Neredeyse her ailede, bir babaanne yada anneannenin Ermeni kurban olması tesadüf değildir.

 

Foto:Sivas Surp Kevork Kilisesi

—————————————-
*** Bu ekler yazının orjinal haline dahil değildir

*Ahmet Muammer Cankardeş
(d. 1875, İstanbul) – (ö. 14 Kasım 1928), Türk bürokrat ve siyasetçi.

Mülkiye Mektebi mezunudur. Kangal, Niksar, Vodina, Medine, Aziziye Kaymakamlığı, Kayseri, Adana Mutasarrıflığı, Adana, Konya, Sivas Valiliği yapmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi II. Dönem Sivas Milletvekilidir. TBMM Dâhiliye ve Memurin Muhakemat Encümenleri Başkanlığı yapmıştır. Evli ve beş çocuk babasıdır.[1][2]

26 Ağustos 1909 tarihinde İkinci Meşrutiyet ile beraber Kayseri Mutasarrıflığına terfi etmiştir. 1911 yılı ortalarında Adana Valiliğine tayin edilmiştir, daha bir yılını tamamlamadan Ocak ayı içerisinde Konya Valiliğine atanmıştır. 1913 yılında Sivas Valiliğine atanıp ve üç sene bu görevi yürütmüştür. 1916 yılında yeniden Konya Valiliğine atanmıştır. Mondros Mütarekesi‘nden sonra İstanbul’a alınıp ve bir süre Bekirağa Bölüğü‘nde tutulmuştur. Oradan İngilizler tarafından Malta‘ya götürülmüştür. 1922 yılında yeniden Kayseri Mutasarrıflığına atanmıştır.

*Süleyman Necmi Selmen
(d. 1871, Bafra, Samsun – ö. 14 Mayıs 1943), Türk siyasetçidir.

Büyük Çerkes sürgününde Anadolu’ya gelerek Samsun yöresine yerleştirilen bir Vubıh ailesindendir. Mülkiye mektebini (Siyasal Bilgiler Fakültesi) bitirdi. Maliye memurluğu stajını Sivas’ta tamamladıktan sonra Divriği, Gümüşhacıköy, Zile ve Merzifon ilçelerinde kaymakam olarak görev yaptı. 1908’de Çorum, 1909’da Yozgat’ta mutasarrıf olarak bulundu.

Osmanlı Meclis-i Mebûsan I. ve II. Dönem Canik (Samsun) mebusluğu yapmıştır. I. Dünya Savaşı‘nda meclisin kapanması üzerine Canik Mutasarrıflığı’na getirildi. Aynı yıl Ankara ve 1916’da Diyarbakır vali vekilliğinde, 1918’de Sivas, 1919 da Trabzon valiliklerinde, 1922’de Sinop Mutasarrıflığı’nda, 1923’te Kastamonu Valiliği’nde bulundu. Anadolu ihtilali yıllarındaki görevleri sırasında Kuvâ-yi Milliye‘yi aktif olarak destekledi. TBMM‘nin ikinci devresine Canik (Samsun) milletvekili olarak katıldı. Bundan sonra VI. ve VII. Dönem Samsun milletvekilliği yapmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

II. Dönem Amasya milletvekili Osmanbey Selmen‘in kardeşidir.[1]

*Ahmet Hilmi Kalaç
(d. 1887 Kayseri) – (ö. 19 Haziran 1966), Türk siyasetçi.

Mülkiye Mektebi ve Yüksek Öğretmen Okulu Fen Şubesi mezunudur. Kayseri İdadisi Tarih ve Coğrafya Öğretmenliği, Liva Maiyet Memurluğu, Erciyes Gazetesi Başyazarlığı, Sivas Kangal Kaymakam Vekilliği, Su Şehri Kaymakamlığı, Şarkikaraağaç Mutasarrıf Vekilliği, Sivas Mektupçuluğu, Karaman Kaymakamlığı, Sivas Kongresi Kayseri Delegeliği, Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Kuruculuğu, Osmanlı Meclis-i Mebûsan IV. Dönem Kayseri Mebusluğu, TBMM I., II., III., IV., V., VI. ve VII. Dönem Kayseri Milletvekilliği, I. Dönem Şer’iye-Evkâf ve Layiha Encümenleri Reislikleri yapmıştır.

Eski Cumhuriyet Senatosu üyesi Mehmet Erdoğan Adalı‘nın kayınpederi ve Büyükelçi Murat Adalı‘nın dedesidir.

1 2 3 8