Genel

1 2 3 8

ASLINI İNKAR EDEN HARAMZADEDİR–Veli AY

ASLINI İNKAR EDEN HARAMZADEDİR!!!

Bilmeyenler ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun..

Hakikat ve ona dair kelamlar yok olmaz yok edilemezdi.. Evrenin bir köşesinde bir çırpıda suratınıza,  yüreğinize tüm çıplaklığıyla çarpı verirdi. Can Yunus’umun bu kelamı düşüverdi aklıma.. Karşımda oturan cem evimizin emektarı bir amcamızın sözleriyle uyandım.. „Oğul o neydi“.. Halk dilinde argoya kaçarak devam etti; „Isparta’da bizleri devletin kuçağına oturttular. Yuh olsun onlara“ diyerek devam etti.. „Yıllarca bunun için mi mücadele ettik. Oysaki canları bir araya getirmek için, bu cem evlerini yaratmak için ne zorluklar çektik.. Hainin zalimin alevi düşmanlarının önünde gülbang vermekte neyin nesi“.. Çok kızgında, yılların emektarı, yaşadığı zorlukları yüzünün derinleşen çizgilerinde gizlenmiş Amcam..

Utandım..
Babam düştü aklıma..
Yıllar önce kaybettiğim o nazlı Pirim..
Kötülük fesatlık bilmeyen, yeşile çalan, çakmak çakmak parlayan gözleri.. Sadece gözleri değil teni, yüreği, yüzüde parlardı onun.. Taliplerinin, komşularının, kardeşlerinin, çocuklarının sevgisini kazanmış, bunu şakacılığı, yardımseverliği, insancılığı, insana verdiği güvenle kazanmıştı.. Hayatı zor geçmişti..

38 denilen soykırımı görmüş yaşamış, yaralarının derinliğine rağmen hiç bir zaman o soykırımdan bizlere bahsetmemişti.. Babasını soykırımda kaybettiğinde daha 12 yaşlarında imiş.. Kurşunu dizilen bir grupta ölülerin altında çıkan bir kız çocuğu küçük kardeşini kuçağına alıp evlerimizin alt kısmında bulunan bizlerin dalık diye nitelendirdiğimiz bodur ağaçların ve bitkilerin bulunduğu yere sığınmışlardı.. Nenem evlerimizin önünde geçen 38’de içinde su yerine kan aktığı söylenen Harçık Çayı’nda su almaya gelirken fark etmiş onları.. 11 yaşlarında üstü başı kan olan bu çocuk kardeşinin sesi duyulmasın diye ağzını elleri ile kapatmaya çalışırken bulmuş onları..

 

Kundaktaki kardeşi ac-perişan.. Ne kadar kapatabilirsin ki ağzını.. Ne kadar engelleyebilirsin ki aclık çığlığını.. Nenem kimsenin görmediği akşam saatinde çocuğa temiz giysi ve yiyecek, kardeşi içinde süt götürmüş kendilerine.. Evet kimseler görmemeliymiş.. Devletin kesin emri varmış.. Kim evini soykırıma uğratılacak ailelere, onların çocuklarına açarsa, onlara yardım ederse aynı son onlarada yaşatılacaktı… Tam bir ölüm kalım zamanıydı.. Bir kaç gün o zavallı çocuklara gizlice yardım ettikten sonra onları evine getirmeye karar vermiş. Fakat bir ailenin ihbarı üzerine köy basılır o kız çocuğu kardeşini alıp kendini Harçık Suyunun bağrına bırakırlar.. Katillerin eline düşmektense kendi sularının koynunda ölmeyi yeğlerler..

 

Babamdan bu hikayeyi duyduğumda çoktan otuzumu geçmiştim. Neden şimdi anlatmıştı.. Neden bu kadar beklemişti.. Anlatırken o yeşilimsi gözlerinden bir kız çocuğunun bata çıka yaşam mücadelesini gördüm.. Gözlerden dökülen yaşlar Harçık Nehrini arındırıyordu.. O caresizliği, iki küçük çocuğu kurtaramamanın acısını hale yüreğinde hissediyordu canım pirim..

Ocakzadeliğin vermiş olduğu cümle canı yaşatmak onu canından evvel bilmek ilkesiyle büyümüştü. Talibinin canı acısa kendisinin eti acırdı.. O kadar kötülük görmesine rağmen asla kimseye kırılmadı. Kimseye kin düşmanlık beslemedi..

Sonra o gözler donuklaştı birden..
Köye gelen asker o çocuklara yardım etmiş diye dedeme işkence yapıp evini yakmışlardı..
Bir kaç gün sonra da dedem Hakk’a yürümüş. İşte böyle bir zor zamının çocuğuydu nazlı Pirim..

Hatırlarım da gıda ambargosu dönemiydi. 90’lı zor yıllar. Benim de lise yıllarım. Un, ekmek, çay yazdırmak için babam ile gittimiz karakolda bir insanın günlük ihtiyacını karşılayacak miktarın çok altında yazmışlardı..

Devletin bizleri resmen aclıkla terbiye etmek istediği dönemlerdi. Çok kızmıştım. Komutana o gençlik cesaretiyle neden bize daha az bir miktarın verildiğini sorduğumda, sizin dosyanız mühürlü dedi. Bu mühür kalkmadıkca sizlere hep böyle davranılacak. Devletin daireleri dahil, devletin hiç bir hizmet alanında çalışamayacaksın diye ekledi. Bu gerçekti. Devlet dairesine girebilen bir kardeşim olmadı..

Bir anda kafası önüne eğildi babamın.. Tanıyordu bu karakolları..
Devrim hayaline kapılmış çocuklarından dolayı çok çağrılmış kaba dayak yemiş, çok hakaretlere uğratılmıştı. Devletin aileleri fişlediği bu mührün anlamını çok iyi biliyordu. Akşam eve dönerken çay almıştı. Çayımız kalmamıştı..

Fakat izin kağıdında çay yazılmamıştı. Yinede aman en olursa olsun deyip aldı yanına. Belediye arabamız köprüdeki kontrol noktasına geldiğinde her zamanki gibi durdurulduk. Bizlere suçluymuşuz gibi bakan gözlerle bir komutanın inin aşağı diye bağırışını duyduk. Kimlik ve gıda kontrolü yapacaklardı. Babamdaki çay otunu fark etmeleri çokda uzun sürmedi. Amca bunu niye aldın kağıdında çay yazmıyor dedi komutan. Babam çayımız kalmadı deyip ne yapayım almayayım mı diye karşılık verdi. Komutan izin vermiyeceğini onlara bırakması gerektiğini bir daha ekledi. Babam komutanın elindeki çay otunu alıp o hışımla açarak yere döküp üstünde tepinmişti..
Bu fukara adamın aldığı bir çay otunada göz dikmişti bu ceberrut devlet. O da boyun eğmedi bu devlete. Sizede bırakmam dedi..

 

Evet üniformaları, komutanları onların o insanlıktan nasibini almamış seslerini, emirlerini, evlerinin basılmasını, kapılarının kırılmasını, kaba dayağı, hakarete uğramayı çok iyi bilirde babam..

Oysaki nazlı bir aileden soydan gelirdi. Taliplerinin gülüydü. Aşık ile maşuk gibiydiler..
Ah bu zulümkar askerlerde olmasaydı iyi idi..

Çocukları kendini bir sevdaya kaptırmışlardı. Sevdalıydılar onlar. Güzel arkadaşları, güzel dostlukları, mücadeleleri vardı. Ama yol tehlikeli, ölümcül bir yoldu.. O dönemde devrimci mücadele vermek ailesiyle birlikte kelle koltukta dolaşmakla eş değerdi.. Bu zamanı da gördü babam.

 

Çatışmada vurulan çocuğunu, askeri cezaevinde işkence edilen çocuğunu, yıllarca hapishanede kalan çocuğunu gördü. Arkasından okuma yazması olmamasına rağmen avukat avukat dolanan çocuklarına zarar gelmesin diye uğraşan canım babam.

 

Cunta dönemiydi.. Ben doğmuşum.. Hayatımda hiç göremediğim abim bana ismimi vermiş MEHMET ZEKİ.. Eskiden devrimcilerde gelenekti. Yitirdikleri dava arkadaşlarının ismini yeni doğan çocuklarına, yiğenlerine, kardeşlerine verirlerdi. Böylece hem mücadelerinin hemde mücadelede düşen yoldaşlarının isimlerinin yaşatılacağına inanırlardı..

Benim hikayemde böyleydi. MEHMET ZEKİ ŞERİT’ten almıştım ismimi. İşkence ile katledilen o büyük devrimciden.. Çerkez halkının yiğit evladından.. Fakat nüfus dairesi kabul etmemişti bu ismi. Babamda dayımın ismini Veli’yi bana yazdırmıştı. Bu isme hiç alışamamıştım. Zaten bu isimle tanışmam ilkoluda gelmemle olmuştu. Veli.. Köyde, evde tüm tanıdıklarım bana Mehmet Zeki der. Hala öyledir bu.. Veli zoraki bir isim oldu bende. Hiç bir zaman alışamadığım kabullenemediğim bir isim..

Universite yıllarında insanlardan yanlızca bu ismi duya duya bir ara alışır gibi oldum. Fakat yine onunla aramızda her zaman bir mesafe oldu.. İnsanlar Veli diye seslendiklerinde dönüp bakmazdım bile. Bana seslendiklerini düşünmezdim. Her sabah kalktığımda güneşin karşısında minnet eden anamın „Memedim Omedyam“ deyip beni çağırması gözlerimden öpmesiyle adete büyülenmiştim.. O isimde beni benliğimi çeken bir şey vardı. Benim künyemdi adeta..

Şimdi ise Isparta’da bizleri MHP-AKP-İYİ PARTİ’ye, onlarla protokol yapma merakına satan yöneticilerimizin çamur atma aracı haline getirilmiş durumda..

 

Onlar adına iş tutan dernek dernek arayıp bu gerçek adını kullanmıyor MEHMET ZEKİ diye sahte isimle kendine Facebook ‘da hesap açmış diyen insanlıktan nasibini almamışlara şunu söyleyebilirim. MEHMET ZEKİ benim takma ismim değil, benim gerçek ismimdir. Benim künyemdir. Yaşadığım, aileme yaşatılan acıların sembolüdür.. Sizin gibi bedel ödememiş koltukçu insanlar bunu anlayamaz..

En son genç bir yönetici kadın arkadaşımıza giydiği tişört’te yazılan sözler üzerine dernek dernek arayıp karalayan yüzsüzlerde sizler değil miydiniz? Yaptıklarınız yüzünden o arkadaşımız şimdi alevi hareketinin dışında durmak istedi.

 

Yüzsüzlükleri, çamur atmayı, bizlerin aidatlarıyla Maraş’a gidip MHP’ye saydırıp, Isparta’da onlarla protokol yapmayı, cem evinin temelini atmayı utanmadan da bunu normalleştirmeye çalışmayı en iyi sizler bilirsiniz..

 

Ağzınız açıldığında hepiniz aleviliğin kitabını yazmışsınızdır. Hepiniz Pir Sultan, Nesimi..
AKP-MHP karşısında utanmadan gülbang veren, onların sözüyle alevi yöneticisine sözünüzü bitirin deyip kürsüden indiren sizler değil miydiniz? Bilerek isteyerek bu organizasyonun bir parçası olanda sizler değil miydiniz? Kim zorladı sizi? Kime sordunuz bu işi yaparken? Sonra biz karşı çıksaydık Madımak gibi yakarlardı deyip Madımakta yitirdiğimiz değerlerinizin ruhunuda inciten sizlersiniz.. Siz kim  Sivasta yitirdiğimiz 33 canımız kim. Onlarda sizler gibi korksalardı şimdi yaşıyor olacaklardı..

 

Hepiniz hayatınız boyunca bu Isparta onursuzluğuyla yaşayacaksınız..

Oraya buraya saldırarak en iyi savunma saldırıdır diyerek yaptığınız bu düşkünlüğü unutturamayacaksınız..

 

Bakın sizlere ne anlacağım. Özel timlerin çatışma sonrası ineklerini otlatmaya götüren 75 yaşındaki babamı zorla döverek bir panzere atmışlardı. Bu çatışmada üç özel tim vurulmuştu ve öç almak istiyorlardı. Panzerde sormuşlardı: „söyle bakalım ihtiyar bu işin bu kargaşanın sorumlusu kimdir“ diye.  Babam korkusuzca o panzerde cesedinin çıkacağını bile bile „bu işin sorumlusu şerefsiz Türkeş ve Erbakandır“ demişti.. Tüm gün gezdirmişler, dövmüşler, hakaret etmişler, su vermemişlerdi. Gece karanlığı içinde herşeye rağmen gülen bir cift gözle bizlere doğru geliyordu. Biz ise onu çoktan kaybettiğmizi, öldürülüp bir yerlere gömüldüğünü düşünüyorduk. O zamanlar bile katilin, zalimin karşısında dik durmayı bildi pirim. YA SİZLER? İtle köpekle cem oldunuz.. Onlara gülbang verdiniz. Bizleri katleden ve silah arkadaşları için saygı duruşunda bulundunuz. Tek eksiğiniz vardı, „KILICINIZ KESKİN OLSUN“ sözünü eklemeyi unuttunuz..
Aşk ile
Veli AY
16.10.2021

ÂŞIKPAŞAZÂDE’NİN ESİR TİCARETİ

ÂŞIKPAŞAOĞLU

TARİHİ-Nihal Atsız, MEB 1970, 1. Baskı  


S.134
Belgrad’ın üzerine düştü. Hisara cenk eder gibi oldular. Sava suyunu geçtiler. Bili- ne’ye79 akın saldılar. Gaziler şöyle doyum geldiler ki . bir çizmeye bir nefis cariye verirlerdi ki kucaklamaya yarar. Ben dahi orada idim. Yüz akçaya altı yedi yaşında bir iyi oğlan aldım. Ama ata hizmet eder esiri yüz elli akçaya verirlerdi. O seferde akıncılardan bana dahi yedi kul ve cariye düştü,

öyle olmuştu ki asker yürüse esir kalabalığı askerden ziyade idi. Elhâsıl şöyle anlatıldı ki İslâmlık zuhur edeliden beri gaziler gaza ederlerdi, bunun gibi gaza vâki olmadı dediler. Hatta dediklerinden de daha ziyadedir. Fakir dahi bir gün hünkâra gittim. Ben fakire esir verilmesini buyurdu. Buyurduktan sonra ben dedim ki: “Devletli sultanım! Bu esiri, götürmeye at gerektir ve bu yolda harçlık dahi gerektir”. Beş bin akça ve iki at verdi. O sefer dokuz baş esir üe Edirne’ye geldim. Dört atım dahi vardı. Edirne’de bu esirleri üçer yüz akçaya verdim. Bazısını ikişer yüz akçaya satıp harçlık edindim ve devletli hünkâra dualar ve senâlar ettim.

S.137

Vallahi ben dahi kırdığımdan gayrı beşini esir ettim. Üsküb’e getirip beş esiri o zamanda dokuz yüz akçaya sattım.

* * * * *

Tevarihi Al-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi

Hazırlayan: Ayşenur Kala, Kamer Yayınları 2013,  S.219

  1. Bölüm

Bu Bölümde Sultan Murad Han Gazi’nin Belgrad’da gidip Ne Yaptığı anlatılır

Sultan Murad Üngürus (Mcaristan) ülkesini görünce Belgrad’ın Üngürus’un kapısı olduğunu anladı. Bu kapıyı açmak istedi. Asker toplayıp, Belgrad’ın üzerine yürüdü. Hisara savaşır gibi oldular. (Sava) nehrini geçip İline’ye 243 akın ettiler. Gaziler çok ganimet elde etti. Öyle ki bir çizmeye bir cariye alınabiliyordu.

Ben fakir de yüz akçeye bir oğlan aldım. “İslam ortaya çıktığından beri böyle gaza olmadı” derlerdi, bu doğrudur.

Ben fakir de o seferde bulunmuştum. Bir gün Hünkar’a vardım. Bana esir verdi. Ben, “Devletlü Sultanım! Bu esiri götürmeye at gerekir. Bunun için de akçe gerekir” dedim. Beş bin akçe ve iki at verdi. Dokuz baş esir ve dört atla Edirne’ye geldim. Esirlerin bir kısmını üçer yüz bir kısmını da ikişer yüz akçeye sattım.x

* * * * *

Osmanlı Tarihi-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Cilt 1 Sayfa 418 PDF Sayfa 365

694 Aşık Paşa zade, Belgrad muhasarası esnasında Macaristan topraklarına akın yapıldığını ve pek

ziyade doyum olduğunu ve bir cizmeye bir cariye verildiğini ve bunun muslumanlığın en buyuk gazası

olduğunu soyledikten sonra “ben fakir dahi o seferde bile idim, birgun hunkara vardım. Ben fakire esir

buyurdu; ben dedim ki devletlu sultanım! bu esiri goturmeğe at gerektir ve bu yolda akce gerek dedim,

beş bin akce ve iki at verdi; dokuz baş esir, dort atla Edirne’ye, geldim, ucer yuz akceye verdim ve

bazısını ikişer yuz akceye verdim. Bu gazanın tarihi sekiz yuz kırk ikisinde vaki oldu.. .” (s. 125)

s.(125) Âşık Paşa Zâde Tevarih-i Al-i Osman (Ali Bey neşri 1932 İstanbul) S. 125

Ahiler ve Babâiler –İsmail Hakkı Uzunçarşılı

Ahiler ve Babâiler
Osmanlı Tarihi Cilt 1 – İsmail Hakkı Uzunçarşılı

S.530-532

Osmanlı devleti kurulurken Anadolu’daki Ahi ve Babâî ve Mevlevi tarikatleri en faal devirlerini yaşıyorlar ve bu kıt’ada mevcud beylikler üzerinde nüfuzlarım gösteriyorlardı; bundan dolayı bu tarikat zümrelerinden bilhassa ilk ikisinin Osmanlı beyliği muhitinde de

faaliyetleri görülmekteydi. Bu suretle Anadolu’da yayılan tasavvuf cereyanları XIV. yüzyıl sonuyla bilhassa XV. yüzyılda kuvvetli olarak meydan almış ye bunda beylikler tarafından gösterilen himaye de müessir olmuştu. Tasavvufî eserler manzum ve mensur olarak

yazılmaktaydı. XIV. yüzyıla ait Âşık Paşa, Yunus Emre ve Sultan Veled divanları ve saire ile XV. yüzyıl’daki Kemal Ümmî, Nesimî ve Eşref zade Abdullah-i Rûmî divanları ve yine Eşref oğlu’nun (vefatı 874 H./1469 M.) Hayret-nüma ve 852 H./1447 M. de yazılmış ahlâka dair kıymetli bir eser olan Müzekkin-nüfus isimli eserleri ve Hatiboğlu’nun Hacıbektaş Velâyetnâmesi tercemesi ve bunlardan başka manzum ve mensur daha bir çok risaleler ve manzumeler yazılmıştır.

Osmanlı devletinin temeli atılırken bu beylik, ahilikten ve ahî reislerinin nüfuzlarından istifade etmişti; filhakika Osman Gazi’nin kayın babası Şeyh Edebah o tarihlerde ahilerin ulularından bulunduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud, Candarlı Kara Halil de aynı tarikatta

bulunarak hizmet ediyorlardı. Ahî Hasan’m nüfuzu ve hizmeti tarihçe de malûmdur. Ahilerin bu nüfuzunu XV. yüzyıl’m ilk yarısında da görmekteyiz 901.

 

Ahî tarikatı reisliğinin Şeyh Edebalı’dan sonra kime geçtiğini bilmemekle beraber bunun daha sonra I. Sultan Murad’a intikal eylediğini biliyoruz; bu cümleden olarak Murad Gazi’nin

Gelibolu’daki ahî reislerinden Ahî Musa’ya verdiği 767 Receb/1366 Mart 14 tarihli icazetname ve vakıfnamede: “. . . ahilerimden kuşanduğum kuşağı Ahî Musiya (Musa’ya) kendü elümle kuşadup Magalkara’da (Malkarada) ahî diktim ve bu Ahî Musa veya evlâdlarından kimesneyi ihtiyar idüp ya akrabalarından veya güğeygülerinden ahilik icazetin virüp bizden sonra yerümüze ahî sen ol diyeler ki bunlar fevt olduktan sonra şer’ile sabit ve zahir ola….” kaydı bunu göstermektedir902.

Osmanlı beyliği kurulurken ahîlikden başka Alperenler denilen ve Babâî tarikatinden olan Gazilere ehemmiyet verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştı; Orhan Bey’in maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Duğlu

Baba ve emsali babalar, sonradan adını bektaşiliğe çeviren Babâî tarikatine mensup Alp-erenlerden idiler. Orhan Gazi zamanında Bursa’mn Uludağ (Keşiş dağı) eteğinde Babâîlere mahsus zaviyeler yaptırılmıştı. Yine bu zümreye mensup olarak Bursa Yenişehir’inde bulunan Postinpuş Baba’ya I- Murad tarafından bir zaviye inşa ettirilmişti. *

 

Orhan Gazi, kendilerinden istifade ettiği Babâîlere riayet etmekle beraber, onların herhangi bir ayaklanmalarına karşı da kontrolü ihmal etmemekte idi; hattâ Bursa etrafında çoğalıp akidelerini neşretmekte olan Abdal, Torlak ve Işık’ların (Babâîlerin) vaziyetlerini teftiş ve tahkik ettiren Orhan Gazi, bunlardan muzır akide neşredenlerin çerağ ve bayraklarını ellerinden alıp memleketinden kovmuştu 903. Babaîlik daha sonraları yeniçeri ocağına

girmiş ve halifeleri vasıtasiyle Babâîlerden olup XIII. yüzyılın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektaş-ı Veli’ye nisbet edilmiştir 904.

 

XIII. yüzyıldan başlıyarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu’nun siyasî ve içtimaî hayatında, Babâî, Kalenderi, Torlak, Samavnah, Işık gibi muhtelif isimler altında Babaîliğin kasaba, koy ve aşiretler arasında yayılmış olduğu görülmektedir. Babâîler en çok Sivas, Çorum, Yozgat, Aydın, İzmir, Balıkesir, Kuzey Anadolu (Giresun’dan Sinop’a kadar olan saha) ve Konya, Antalya ve havalisinde akidelerini yaymışlardı. Bunların XVI. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli’de de faaliyette bulunduklarını görmekteyiz 905.

 

Bu zümreler arasında hurufîliği neşreden Fazlullah’m halifesi Seyyid Nesimî ve taraftarlarının Anadolu’daki propagandaları kendilerine epey taraftar kazandırmış ve bunun neticesi olarak hurufîlik süratle yayılmağa başlamış ve bu hususta Nesimî’nin müridi Refiî’nin eserlerinin mühim tesiri görülmüştür; Refiî’den sonra Feriştehoğlu (Ibn-i Melek) ve Viranı Baba gibi hurufîler de aynı tarzda akidelerini yaymışlardır; hurufîlik daha sonraları bir çok tarikatlerle bu tarikatlere mensup mutasavvıfların eser ve manzumelerinde de kendisini göstermiştir. 906

901 Aşık Paşa zade tarihi s. 101.
902 Tarih vesikaları dergisi sayı 4, sene 1941 Birinci Kanun.
903 ibni Kemal Tarihi (Nur-ı Osmaniye nushası), Numara 3078, varak 53 B.
904 676 H./1277 M. de tertip edilmiş olan Ahi Evren’in Kırşehir vakfiye-sindeki kayıttan (Ali Emin tasnifi vesikalar) Hacı Bektaş’in 1277’den evvel vefat ettiği anlaşılıyor.
905 Ali (basılmamış nusha) varak 146, Şair Hayali maddesi ve Kınalı zade tezkiresi’ndeki aynı isim. Bunlardan başka diğer tezkirelerde bazı kayıtlar vardır.
906 Ord. Prof. İ. Hakkı Uzuncarşılı, Buyuk Osmanlı Tarihi, Turk Tarih Kurumu Yayınları : 1 / 530-532

——————
güğeygülerinden: Güveylerinden, damatlarından

NOT: Dipnot numaraları Kitab her sayfa için yeni numara verilmiştir. PDF versiyonundan takip eden numaralar verildiği için farklılık vardır.
Bu metin Kitab’da 530-532 sayfalarda, PDF versiyonunda 469-471 sayfalarda bulunmaktadır (Y. Demir)

SİVAS ALEVİ-KIZILBAŞLAR ÜZERİNE–Sait ÇETİNOĞLU

“Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”
Sivas Alevi- Kızılbaşlar üzerine zeyl…

Sivas şehri Ermeni Kral Senekerim tarafından kuruldu. Sivas, Senekerim’e Van karşılığında verilmiştir. Sivas ile ilgili incelemelerde de görüldüğü gib, Sivas yoğun bir Ermeni ve Pontos’a dahil bölgelerde de yoğun bir Rum nüfus barındırmaktadır. Bunların yanında Alevi- Kızılbaş nüfusunda hatırı sayılır bir yeri ve ağırlığı vardır.

Ermeni ve Pontos Soykırımı döneminde hedef Ermeni ve Rum nüfus iken Soykırım sonrasından günümüze Alevi Kızılbaş nüfus hedefe oturtulmuştur. Ermeni nüfus gibi, Alevi- Kızılbaş nüfusun da Soykırım öncesinde hedef olduğunu söylemeliyiz.

Soykırım sürecinde Sivas’ta valilik görevinde bulunan valiler Muammer Cankardeş ve sonrasındaki Süleyman Necmi Selmen İTC’nin seçilmiş insanlarıdır. Vali yardımcısı Ahmet Kalaç da İTC’nin özel insanlarından biridir. Bu kişiler Kemalist döneme de yönetici olarak uzanırlar.

Sivas’ta soykırım en ince teferruatına varıncaya kadar düşünülmüş ve uygulanmıştır.

Sivas’ın bir başka özelliği de, 3. Ordu’nun savaş sırasında Sivas’ın gerisinde yeni bir hat oluşturmasıdır. Bu hatta konuşlanırken her savaşta olduğu gibi terk ettiği bölgeleri yakıp yıkarak geri çekilmiştir.

3.Ordu Sivas’ın gerisinde konuşlanırken Tekalif-i Harbiye yani ordu ihtiyaçlarının eskiden olduğu gibi yüklenecek Ermeni kalmadığından Rum ve alavi-kızılbaşlara yüklemiştir. Soykırım öncesi mükellefiyeti ile kalan bir şey varsa ellerinden alınmıştır. Kısaca donlarına varıncaya kadar soyulduklarını söyleyebiliriz.

Her soykırımda olduğu gibi, Ermeni ve Pontos Soykırımında da erdemli kişiler olduğu gibi, işbirlikçiler de vardır. Bunların az yada çok oluşu önemli değildir. Soykırım sürecinde “temiz” kalmak da son derece zordur. Süreçte işbirliği esastır, zorunludur, soykırıma bulaştırılırlar. Sivas özelinde örneklersek Emir Marşan Paşa koruyu iken oğlu “exterminators”lerin başındadır. İşbirlikçiler ve soykırımcıların bir bölümü, Kemalist dönemde mecliste boy gösterirler.

“Koruyucular” ile ilgili başta Burçin Gerçek olmak üzere birçok çalışmaya imza atılmıştır. Bu konuda benim de yazmama karşın, konunun son derece nazik bir durum olduğunu söylemeliyim. “koruyuculuk”, yüz yıl önceki dedenin banka mevduatından torunun nemalanması gibidir.

Sivas bölgesinin bir bölümü 1920’lerin başında bir büyük darbe daha yemiştir. Topal Osman’ın bölgeden geçtiğini söylersek ne dediğimiz daha kolay anlaşılır. Dönemin meclis zabıtları da bu konudaki örneklerle doludur.

Sivas’ın Temecik köyü özeline gelirsek, Temecik köylülerinin Ermenilerin mülklerine el koymadıkları, balkan muhacirlerinden para ile satın alındığı papağan gibi tekrar ediliyor. Evet aynen öyle bir söylem her yerde esastır. “Yeğenim bizde Ermeni malı var olmasına var emme, biz bunu paralan alduk!”

Temecik Köyüne 1924 yıllarında balkan muhacirlerinin yerleştirilmesinin tamamlandığını kabul edersek, bunların buradan ayrılmaları 1929 yılına veya sonrasına denk gelir. 1929 yılı dünya ekonomik bunalımının korkunç yıllarıdır. TC’ de bundan en fazla etkilenen devletlerin başında gelir. Bunalımdan yoksulların daha fazla etkileneceği kuşkusuzdur. Bu korkunç bunalım döneminden etkilenmeden mülk sahibi olmak şaşırtıcıdır. Bu yıllar her şeyin sınırlı olduğu yıllardır. Muhtemelen Temecik’in Alevi-Kızılbaş köylülerinin de imkanları sınırlıydı. Bu sınırlı imkanlara sahip temecik Alevi- Kızılbaşlarının muhacirlerin topraklarını ucuza kapattıkları ifade ediliyor. Konunun araştırılması için tapu kayıtlarının açık olduğunu söylemek bir cehalet örneği olduğunu söylemek gereksiz.

Burada iki olgu gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi, köylüler zor olsa da Ermenilerin soykırımına seyirci kaldılar, yada Soykırımcılarla işbirliği yaptılar. Ellerinde (bunalım yılları da olsa) maddi imkanlarının bulunması işbirliği olasılığını yükseltiyor. Zira biz biliyoruz ki; Sivas’tan gönüllü yada sürgün edilen yoksullar gibi, sürgün yiyen Alevi-Kızılbaş “dede”ler bile, hayatta kalabilmek için çok büyük zorluklarla baş başa kalmışlardır. Bunlar, büyük şehirlerde kapıcılık, odacılık, hamamlarda tellaklık… ve daha da aşağılık işlerle hayatlarını idame ettirmeye zorlanarak aşağılandılar.

Soykırım sürecinin sonuçlarından biri emval-i metrukeler ise bir diğer sonucu evlad-ı metrukelerdir. “Kurtarmanın” torunlara ödülü yanında, kurtarıcıların döneminde de kurtarıcılara ödül vardır. Gayrimüslim yetimlerin Müslümanlaştırılmasında ve evlat edinilmesine ödül konmuştur. Bu ailelere maaş bağlanmıştır. Bunların mirasına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bir diğer ödül, Kadınların Müslümanlaştırılarak eş edinilmesinde de cinsel ödülün yanında, bu kurbanların mirası olan mal mülk de el koyanlara aittir. Kısaca kadın ve çocuklarla birlikte mal mülk sahibi olma imkanı doğmaktadır.

Tehcir kafilelerinin izlenerek zengin aile mensupların çalınmasına ve el konulmasının nedeni bu zenginleşme imkanıdır.

Neredeyse her ailede, bir babaanne yada anneannenin Ermeni kurban olması tesadüf değildir.

 

Foto:Sivas Surp Kevork Kilisesi

—————————————-
*** Bu ekler yazının orjinal haline dahil değildir

*Ahmet Muammer Cankardeş
(d. 1875, İstanbul) – (ö. 14 Kasım 1928), Türk bürokrat ve siyasetçi.

Mülkiye Mektebi mezunudur. Kangal, Niksar, Vodina, Medine, Aziziye Kaymakamlığı, Kayseri, Adana Mutasarrıflığı, Adana, Konya, Sivas Valiliği yapmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi II. Dönem Sivas Milletvekilidir. TBMM Dâhiliye ve Memurin Muhakemat Encümenleri Başkanlığı yapmıştır. Evli ve beş çocuk babasıdır.[1][2]

26 Ağustos 1909 tarihinde İkinci Meşrutiyet ile beraber Kayseri Mutasarrıflığına terfi etmiştir. 1911 yılı ortalarında Adana Valiliğine tayin edilmiştir, daha bir yılını tamamlamadan Ocak ayı içerisinde Konya Valiliğine atanmıştır. 1913 yılında Sivas Valiliğine atanıp ve üç sene bu görevi yürütmüştür. 1916 yılında yeniden Konya Valiliğine atanmıştır. Mondros Mütarekesi‘nden sonra İstanbul’a alınıp ve bir süre Bekirağa Bölüğü‘nde tutulmuştur. Oradan İngilizler tarafından Malta‘ya götürülmüştür. 1922 yılında yeniden Kayseri Mutasarrıflığına atanmıştır.

*Süleyman Necmi Selmen
(d. 1871, Bafra, Samsun – ö. 14 Mayıs 1943), Türk siyasetçidir.

Büyük Çerkes sürgününde Anadolu’ya gelerek Samsun yöresine yerleştirilen bir Vubıh ailesindendir. Mülkiye mektebini (Siyasal Bilgiler Fakültesi) bitirdi. Maliye memurluğu stajını Sivas’ta tamamladıktan sonra Divriği, Gümüşhacıköy, Zile ve Merzifon ilçelerinde kaymakam olarak görev yaptı. 1908’de Çorum, 1909’da Yozgat’ta mutasarrıf olarak bulundu.

Osmanlı Meclis-i Mebûsan I. ve II. Dönem Canik (Samsun) mebusluğu yapmıştır. I. Dünya Savaşı‘nda meclisin kapanması üzerine Canik Mutasarrıflığı’na getirildi. Aynı yıl Ankara ve 1916’da Diyarbakır vali vekilliğinde, 1918’de Sivas, 1919 da Trabzon valiliklerinde, 1922’de Sinop Mutasarrıflığı’nda, 1923’te Kastamonu Valiliği’nde bulundu. Anadolu ihtilali yıllarındaki görevleri sırasında Kuvâ-yi Milliye‘yi aktif olarak destekledi. TBMM‘nin ikinci devresine Canik (Samsun) milletvekili olarak katıldı. Bundan sonra VI. ve VII. Dönem Samsun milletvekilliği yapmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

II. Dönem Amasya milletvekili Osmanbey Selmen‘in kardeşidir.[1]

*Ahmet Hilmi Kalaç
(d. 1887 Kayseri) – (ö. 19 Haziran 1966), Türk siyasetçi.

Mülkiye Mektebi ve Yüksek Öğretmen Okulu Fen Şubesi mezunudur. Kayseri İdadisi Tarih ve Coğrafya Öğretmenliği, Liva Maiyet Memurluğu, Erciyes Gazetesi Başyazarlığı, Sivas Kangal Kaymakam Vekilliği, Su Şehri Kaymakamlığı, Şarkikaraağaç Mutasarrıf Vekilliği, Sivas Mektupçuluğu, Karaman Kaymakamlığı, Sivas Kongresi Kayseri Delegeliği, Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Kuruculuğu, Osmanlı Meclis-i Mebûsan IV. Dönem Kayseri Mebusluğu, TBMM I., II., III., IV., V., VI. ve VII. Dönem Kayseri Milletvekilliği, I. Dönem Şer’iye-Evkâf ve Layiha Encümenleri Reislikleri yapmıştır.

Eski Cumhuriyet Senatosu üyesi Mehmet Erdoğan Adalı‘nın kayınpederi ve Büyükelçi Murat Adalı‘nın dedesidir.

EZİDEN-JEZİDEN-Die Ssabier und Der Ssabismus- Dr. D. CHWOLSOHN

S.155
Eben so werden wir weiter unten₃) einige Nachrichten über die Jeziden in Mesopo-tamien mittheilen, die unseres Dafürhaltens gleichfalls Ueberresfe der alten Heiden des Landes sind, die nur zum Scheine dies und jenes von dem Mohammedanismus angenommen haben, um von den Mohammedanern geduldet zu werden.

Dessgleichen werden wir nachweisen⁴), wie die unfer den Mohammedanern leben-den Anhänger der alten Parsireligion den Patriarchen Abraham, von dem sie vor der mohammedanischen Zeit nichts wussten, in ihr Religionssystem aufnahmen, ihre Religion als die Abrahams bezeichneten, ihr heiliges Buch „Liber abrahami“ nannten und diesen Patriarchen gewissermaasen mit Zoroaster identificirten, was sie offenbar nur zum Scheine thaten, um von den Mohammedanern Duldung zu erlangen.

S.156
. . .
eben so die eben angedeuteten Nachrichten über die Jeziden und Magier, zeigen uns recht deutlich, wie die Erscheinung in Mesopotamien nicht ganz isolirt dasteht, dass die Ueberreste der alten Heiden des Landes verschiedene Mittel gebraucht baben und noch jetzt gebrauchen, um in den Augen der Mohammedaner für ein biblisches Volk zu gelten und so von denselben Duldung zu erlangen.

S.296-297
Auch von den bekannten Jeziden glauben wir, dass sie ächte Heiden und zwar gleichfalls Ueberreste der alten Heiden des Landes sind, welche einige Ideen und Gebräuche von Christen und Mohammedanner zum Scheine angenommen haben, um sich dadurch vor den Verfolgungen der letztern, denen sie bis auf die neuste Zeit ausgesetzt waren, zu schützen.

Es ist hier nicht der Ort dies weitläufig nach den Berichten der Reisenden zu beweisen; wir verweisen daher auf Ritters Erdkunde, Bd.IX, p. 748—762, wo Nachrichten der Reisenden über die Jeziden bis 1839 mitgetheilt sind, aus denen das hier Gesagte deutlich genug hervorgeht; wir wollen aber hier auch Einiges aus Layards Berichten, während seiner ersten Reise, anführen, die erst nach der Herausgabe des erwähnten Bandes von Ritter bekannt wurden. An den Obersch-wellen des Thorwegs zum Grabe des Scheich Adi sind, wie Layard berichlet, ein Löwe, eine Schlange, em Beil, ein Mann und ein Kamm eingehauen, deren Bedeutung die Jeziden verschwiegen.Die Schlange und das Beil sind aber bekannllich ächt heidnische Symbole, welche die Heiden des Orients im Altertbum wohl kannten, und die auch Layard auf den altsyrischen Denkmälern fand. Die heilige Quelle, welche die Jeziden wohlweislich von der heiligen Quelle Zemzem bei Mekkah herleiten, und der heilige Brunnen am erwähnten Grabe erinnern an ahnliche Einrichtungen bei vielen alten heidnischen Tempeln der alten Welt. Der Tempel des Scheich Schems ist ohne allen Zweifel ein Sonnentempel, der, wie Layard berichtet, so gebaut ist, dass die ersten Strahlen der Sonne so häufig als möglich auf ihn fallen. Sogar die weissen der Sonne geweih-ten Sliere fehlen bei jenem Tempel nicht. Die in der Nacht, in Folge der Musik und des Gesanges, entstehende Begeisterung, die fast an Raserei grenzt, eben so ihre Verehrung der musikalischen Instrumente, durch welche dieselbe bervorgebracht wird, erinnern an die Nachrichtender Alten von den Hierodulen und Corybianten.

S.297
Ihr Melek Taüs ist offenbar ein Götzenbild, — vielleicht das des bösen Princips — , und Layard wurde, als er zum ersten Mai bei den Jeziden war, zu der Ceremonie, wo jenes Bild den Augen der Priester blosgestellt wurde, nicht vorgelassen. Ein höchstes Wesen sollen die Jeziden zwar anerkennen, sie wollen aber, wie die Ssabier, nichts von .ihm wissen und richten weder ihre Gebete an dasselbe, noch bringen sie ihm Opfer dar; ja der Scheich der Jeziden schien mit abergläubischer Scheu jeden mil der Existenz oder den Attributen jener Gottheit in Beruhrung stehenden Gegenstand zu vermeiden. Von dem Satan, dessen Namen sie nie aussprechen und den sie mit grosser Ehrfurcht  Melek Taüs, “den König Pfauhahn“, nennen, glauben sie, dass er der Anführer der Engelschaaren und desshalb allmächtig sei, und dass er einst wieder zu seinem hohen Range in der himmlischen Hierarchie gelangen werde. Wir vermuthen, dass dieser Satan der Jeziden mit der uralten Gottheit der Ssabier, Namens Schemâl, . . . welcher Name später von Christen und Juden dem Satan beigelegt wurde, identisch ist; dass letzterer als der höchste und mächtigste Gott von den Ssabiern betrachtet wurde, haben wir nachgewiesen. Schliesslich erklärt Layard die Ansicht für nicht unwahrscheinlich, “that the sect may be a remnant of the, ancient Chaldees, who have, at various times, outwardly adopted the forms and tenets of the ruling people to save themselves from persecution and oppression; and have gradually, through ignorance, confounded them with their own belief and mode of worship“

S.297-298

Auf der zweiten im Jahre 1849 gemachten Reise sammelte Layard viele andere Nachrichten über die Jeziden, aus denen noch deutlicher horvorgeht, dass dieselben Ueberreste der alten Heiden des Landes sind.

S.298

Auf dieser seiner Reise bal er den Melek Taüs gesehen und giebt in seinem neusten Werke eine Abbildung davon, welche die Figur eines auf einer Art Candelaber stehenden Vogels darstellt, der eher, wie Bähr bemerkt, für einen etwas plump gehaltenen Hahn, als für einen Pfau anzusehen ist. Bekanntlich spielt der Hahn in vielen heidnischen Culten, und auch in dem der Ssabier, eine grosse Rolle, und selbst Layard hat in seinem genannten Werke zwei altbabylonische Gemmen publicirt, auf welchen ein Priester in der Stellung eines Betenden vor einem Altar steht, auf welchem ein Hahn sich befindet. Man sieht deutlich, dass es, so sehr auch die Jeziden sich dagegen verwahren, ein sehr altes Idol ist; denn die Art und Weise, wie dieselben es verehren, weist darauf hin, dass es ein Idol und kein Symbol Oder Banner des Hauses ihres weltlichen Oberhauptes ist, wie die Jeziden dem genannten Reisenden gern einreden wollten. Bei ihrem jährlichen Feste am Grabe des Scbeich Adi berichtet Layard, «when the prayers were ended, those who marched in procession kissed, as they passed by, the right side of the doorway leading into the temple, where a serpent is figured on the wall; but not, a I was assured, the image itself, which has no typical or other meaning, according to Sheikh Nasr and Cawal Yusuf».  Wahrscheinlich aber haben diese ihm nicht die Wahrheit sagen wollen, Weil sie immer ihr Heidenthum zu verbergen suchen.

S.298-299

Bei diesem Besuche hat er auch ihr heiliges Buch kennen gelernt, von dem er sagt: «It consisted of a few tattered leaves, of no ancient date, containing a poetical raphsody on the merits and attributes of Sheikh Adi, who is identified which the Deity himself, as the origin and creator of all things, theogh  evidently distinghuished from the Eternal Essence by being represented as seeking the truth, and as reaching through it the highest place, which he declares to he attainable by all those who like him shall find the truth».

S.299

Die Jeziden schliessen die Mohammedaner vom künftigen Leben aus. Sie leben, wie die Ssabier in Monogamie, worin blos die Scheichs eine Ausnahme machen, und Ehescheidungen finden bei .ihnen gleichfalls unter ähnlichen Bedingungen statt, wie bei den Ssabiern.  Ihre Qiblah ist wiederum wie bei den Ssabiern der Polarstern und nicht  der Osten, nach welcher Seite hin sie auch ihre Todten beerdigen. Schliesslich theilt Layard noch folgende interessante Notiz über sie mit, die, wie wir glauben, darauf hinweist, dass sie nur Ueberreste der alten Heiden des Landes sind und dass sie keineswegs mit den Parsen in irgend eine Beziehung zu bringen sind. «Cawal Yusuf, bemerkt Layard, mentioned accidentally, that, amongst the Yezidis, the ancient name for firod was Azed , and from it he derived the name of his sect. He confirmed to me the fact of the small Ziareh (ein heiliger Ort) at Sheikh Adi being dedicated to the sun, who, he says, is called by the Yezidis «Wakeel el Ardth» (the lieutenant or Govenor of the world). They have no particular reverence for fire;  the people pass their hands through the flame of the lamps at Sheikh Adi, merely because they belong to the tomb»

S.626
Das Verfahren der Mohammedaner gegen nichtarabische Heiden war also im Ganzen schwankend. Da aber die oben angeführten Bedingungen, unter denen Toleranz zu gewähren war, nicht näher determinirt, sondern vielfachen Deutungen unterworfen waren, so suchten viele von den unter den Mohammedanern lebenden Heiden, wie z. B. die Magier, die Ssabier, die Jeziden u, dgl. Andere, diesen Umstand zu benutzen und ihre mohamnaedanischen Herren in Bezug auf den wahren Character ihrer eigenen Religion irre zu führen.

S.627
die Magier, die Mendaiten, die Ssabier, die Jeziden u. dgl. andere religiose Genossenschaften von heidnischem Character, die rechtlich keine Ansprüche auf Duldung unter den Mohammedanern machen konnten. Sehen wir nun auf welche Weise und durch welche Miitel unsere Ssabier bei den Mohammedanern Duldung zu erlangen verstanden.

S.648-649
Auf eine ähnliche Weise, wie die Ssabier und Magier, und durch dieselben Ursachen bewogen, verfuhren und verfahren noch jetzt die Jeziden. Oben ist Einiges über diese merkwürdige Secte mitgetheilt worden und wir haben unsere Ansicht über dieselbe dahin ausgesprochen, dass die Jeziden Ueberreste der alten Heiden des Landes wären. Sehen wir aber, wie auch sie sich bemühten, sich äusserlich den Mohammedanern zu assimiliren, um von diesen geduldet zu werden. Ihr Scheich Adi soll einer der Merwân-Chalifen und sie selbst sollen ursprünglich Sûfîs gewesen sein. Von den an ihrem Tempel sich befindenden Abbildungen, über deren heidnischen Character oben (1. c.) einige Andeutungen gegeben wurden, sagen sie, dass die Schlange an Evas Verführung und der Widder an Abrahams Opfer und Gehorsam erinnere. Eins ihrer Feste nennen sie das Fest des Chidhr-Elias, und ihr Scheicb Adi soll ihnen ein Buch, Aswâd, «das Schwarze» geoffenbart haben.

S.649
Mancher christliche Reisende bebauptet von ihnen, dass sie die Taufe haben, die aber mit der christlichen sicher in keinem Zusammenhange steht;  die Jeziden heben aber diesen Ritus desshalb besonders hervor, weil sie immer vor Mohammedanern eine  mohammedanische und vor Christen eine christliche Färbung annehmen. So sagten sie auch einem andern christlichen Reisenden, dass sie die Sonne als Symbol Jesu Cbristi verehren und dass ibr Melek-Tawus, ein uraltes heidnisches Götzenbild, das Bild des David und des Salomo sei. Niebuhr berichtet daber von ihnen, dass sie sich, je nachdem der Wind weht, bald Mohammedaner, bald Juden oder Christen nennen, dass sie eben so mit Respect vom Coran, wie vom Pentateuch und den Psalmen sprechen und noch dazu sogar behaupten, Sunniten, d. b. orthodoxe Mohammedaner, zu sein, Selbst Layard, dem sie ihr Vertrauen in hohem Grade schenkten, haben sie nicht immer die Wahrbeit gesagt und auch ihn, wie es scheint zu täuschen gesucht.

So bezeugen sie, nach Layard, eine grosse Ehrfurcht vor dem alten Testament, glauben an die Kosmogonie der Genesis und an die Sintfluth. Eben so verwerfen sie weder das neue Testament, noch den Coran, halten Abrabam, die Patriarchen und Mohammed für Propheten erwarten eine zweite Ankunft Christi, worauf das Wiedererscheinen des Imam Mehdi folgen wird, den die Mohammedaner erwarten, und glauben an die auf ihn bezüglichen Fabeln derselben.

S.649-650
In letzterer Hinsicht bemerkt Layard selbst, dass die Jeziden dies nur der Mohammedaner wegen thun, um dieselben mit sich auszusöhnen. Von den an dem Tempel des Scbeich Adi aufsprudelnden Quellen glauben sie angeblich, dass Scheich Adi sie aus der Quelle Ssemssem in Mekkah herbeigeholt habe. Man sieht also auch daraus, wie sehr sie sich an die Bibel anzuschliessen und zugleich die Mohammedaner zu tauschen suchen. Beim zweiten Besuche sagten sie Layard, dass die Mohammedaner vom künftigen Leben ausgeschlossen wären, aber nicht die Christen.

S.650
Auch bemerkt Badger, dass sie dies und jenes nur desshalb thun und vorgeben, um dadurch bei den Mohammedanern Toleranz zu erlangen. Aus diesem Grunde, meint er, leiten sie sich von dem Chalifen Jezid ben Mo’awjah her und schreiben eins der Graber am Tempel des Scheich Adi dem bekannten mohammedanischen Traditions-lehrer ’Hasan el-B assri zu, der bekanntlich in Aegypten gestorben und in der That daselbst und nicht dort begraben ist. Eben so halt er mit Recht den Titel «Scheich», den sie ihren Gottheiten Adi und Schems beilegen, für ein «another artifice to throw dust into the eyes of the Mohammedan persecutors»

 S.812
Bemerkenswerth ist es, dass die Jeziden sich noch jetzt daseni (pl. Duasen) nennen; s. Badger, the Nestorians etc. I. p. 111. Stehen die Jeziden vielleicht mit den unserer Ansicht nach heidnischen Isma’eliten in irgend einer Verbindung?

2.Buch
S.114
Wir erinnern noch an unsere obige Mittheilung, dass auch die Jeziden, von denen wir vermuthen, dass sie Ueberreste der alten Heiden des Landes sind, ebenfalls keine Beschneidung haben; s. oben Bd. I, Buch II, C. X

Ermeni – Zaza/Alevi/Kızılbaş İlişkilerinde Tarihsel Bir Perspektif–Sait ÇETİNOĞLU


Sait Çetinoğlu:
Ermeni – Zaza/Alevi/Kızılbaş İlişkilerinde Tarihsel Bir Perspektif*

Ermeni -Zaza/Alevi/Kızılbaş ilişkilerinde tarihsel bir perspektif


Ermenilerin Diğer Osmanlı toplumlarıyla ilişkileri. Ermenilerin diğer Osmanlı toplumlarıyla olan ilişkileri aslında  nüfus kayıtlarıyla tapu kayıtlarının karşılaştırılmasıyla çok net olarak ortaya çıkacaktır. Bu karşılaştırma aynı zamanda Ermenilerin kurtarılma hikayelerinin de aynası olacaktır. Bu durum, Ermeni Soykırımının yüz yıllık karanlığa gömülmesinin yanında, Pontos, Helen ve Asuri – Süryani soykırımlarından tarihsel coğrafyalarında yüz yıldır söz edilmemesi ve inkar edilmesinin anahtar unsurudur.

Sunumumuzun ilk bölümümde  Ermenilerin tarihsel topraklarındaki durumu genel olarak ele alınacak, ikinci bölümde gerçekliğe dair Kızılbaş ve Ermeni taraflarının tanıklıklarına yer verilecektir.

20. Yy. (Soykırım) ve öncesinde Batı Ermenistan’ın genel durumu

fetih İslam’ın yayılmasının ana unsurudur- İslam’ın bu coğrafyada kurumlaşmasından itibaren Ermenilerin tarihsel topraklarında diğer unsurlarla olan ilişkileri artık asimetrik bir ilişkidir.

Bu olgu, Kürt toplulukları arasında olduğu kadar Zazalar arasında da  değişiklik arz etmez. Ermenilerin Müslüman Zazalar ile  Zazaların Alevi/Kızılbaş kesimleriyle  olan ilişkilerinde nüans farkının olduğunu söylemek kolaylıkla mümkündür.

Bölgede  Ermeniler için söylediklerimiz bölgede yaşayan Süryani, Elen, Pontos… gibi  diğer Hristiyan halklar içinde aynen geçerlidir.

Ermeniler kendilerine dayatılan statüyü kabul ettikleri, itiraz etmedikleri ve kendilerine yüklenen mecburiyetleri (haraç) kabul etmeleri halinde bir sorun yoktur, “ilişki” sorunsuz devam eder. Kabul etmedikleri ya da itiraz durumunda Türkün, Kürdün, Alevi ya da Sünni olsun Zaza’nın…  bir farkı yoktur .

Hristiyan ve Yahudi toplumları için bir lütuf olarak kabul edilen Millet sistemi, nizamnameler, Ermeni milli anayasası, Tanzimat ve ıslahat Üsküdar’dan öteye gidememiş. Ermeniler tarihsel topraklarında korunmasız bir durumla yüz yüze kalmışlardır.

Çoğunlukla kabul edilen bir söylemdir: Bardağın dolu tarafından bakmak. Evet, bu iyimser bir bakış açısıdır, çoğunlukla ferahlatmasına rağmen gerçeğin tamamına değil sadece bir yüzüne işaret eder. Bu kısa yazıda gerçeğin diğer yüzüne bardağın boş olan yüzü ile Ermeni- Zaza ilişkilerine Alevi/Kızılbaş penceresinden bakılarak bu ilişkiler irdelenecektir.

Acı gerçek bizi yükselten yalandan daha yararlıdır! Denmiştir.

Genellikle Ermeni – Kızılbaş ilişkilerinin sıcaklığından söz edilir diyelim ki doğrudur. O zaman Kızılbaş ağırlıklı Celali İsyanları sürecinde Ermenilerin tarihsel topraklarındaki kitlesel  göçünü, İslamlaşmalarını Alevi inancına girmelerini açıklayamayız.

Kızılbaş toplumunda kadınların neden Ermenice konuştuklarını. Ermeni kızlarının neden çok küçük yaşta evlendirildiklerini açıklayamayız. Ermeniler silahsız ve savunmasız. Kaçırmak kolay başlık parası da yok.

Boğos Natanyan kendisinin Kürt Musa Bey tarafından tutuklanmasına ve yargılama sonunda sürgüne gönderilip, sürgünde ölümüne sebep olan Ermenistan’ın Gözyaşı başlıklı ünlü Dersim bölgesi raporunda, zavallılar diye nitelediği Dersimli Kızılbaş kadınlarının isimlerinin Maryam, Sırpuk, Markırit vs olduğunun altını çizer.

Yerevannian, Dersim’deki Kürt-Sünni “Hamidiye” silahlı grupları tarafından gerçekleştirilen 1890’lardaki katliamlar sırasında, bir takım Kızılbaş Alevi kabileleri, Sünni karşıtı bir konum benimsemiş ve  Ermenilere karşı işlenen suçlara katılmaktan kaçınmışlardır derse de 1894-96  yıllarında Ermenilerin kitlesel  katliamlarında birtakım Kızılbaşların yağmalara katılmasını da açıklayamayız.  H.L. Kieser, katliamların Sünniler için dini temelli iktidar sorunu daha önemli rol oynarken, aleviler için maddi anlamda çıkar sağlayabilecekleri bir sosyal patlama niteliği taşıdığının altını çizer. 1877-78 Osmanlı Rus savaşı sürecinde savaşa katılan Kızılbaş Hormek aşiretinin Kiğı’daki Ermeni topraklarının müsaderesini münferit olay olarak mı değerlendireceğiz. Bilindiği gibi Soykırım öncesi Ermeni Sorununun can alıcı sorunu Toprak Sorunu yani el konulan Ermeni topraklarıydı.

 

Arsen Yarman’ın Ermeni din görevlilerinin Batı Ermenistan inceleme raporlarından hareketle 19. Yy Ermeni toplumunun tarihsel topraklarındaki acınası durumunu göz önüne serdiği çalışmasında Ermeni köylüsünün baş başa kaldığı soygun düzenini ve korunma vergisinin altını çizer “Ermeni köylüsü, 1870’lerde iyice yoğunlaşan hafir gibi uygulamalarla da bunalmış durumda¬dır . Anahide Ter Minassian ise hafirin, Kürt göçebe aşiretlerinin Ermeni köylülerinden aldıkları haraç benzeri bir vergi olduğunu ve tam olarak korunmalık anlamına geldiğini belirtir. Buna göre Kürt aşiretler, Ermeni köy-lülerden onlara saldırmama ya da başka saldırganlara karşı onları koruma karşılığında bu vergiyi almaktadırlar.”

Dönemin önemli araştırmacılarından Karekin Sırvantsdyants Toros Ahpar Ermenistan Yolcusu başlıklı raporunda, Dersim’in Zazaca konuşan Kızılbaş aşiretlerine mensup bir köylü kanalıyla, bu korunma vergisinin İslam diniyle bağlantılı olarak değerlendirildiğini nakleder. Haraç  Hz. Ali aracılığıyla Allah’ın bir emri olarak meşrulaştırılmaktadır.”

Karekin Sırvantsdyants, oldukça ayrıntılı raporunda, Kızılbaşların bu davranışını anlamlandıramaz Ermenilerin emeğinin bunlar tarafından gasp edilmesini ayıplar: “Yüksek ahlaki değerlere sahip Seyyidlerin önderlik ettiği halk arasında, bunca korkunç hırsız ve katillerin bulunması hayret verici. Ancak sadece karşılık verildiğinde ya da silah kullanıldığında adam öldürüyorlar. Aksi halde sadece çalıp çırpmakla yetiniyorlar. Çalıp çırpmayı Tanrı tarafından verilmiş bir hak olarak görüyorlar. Kendilerinden biri öldürülmüş ya da hapsedilmiş ise kim tarafından yapılmışsa onun soyundan ve köyünden intikam almak için ya adam kaçırıyor ya da öldürülenin karşılığında büyük paralar talep ediyorlar. Aksi halde kaçırdıkları adamı büyük eziyetlerle öldürdükten sonra bununla da yetinmeyip kinlerini sürdürerek birkaç kişiyi daha öldürüyorlar. Ordudan çok korkuyorlar. Köylü ve şehirli Ermeni ile Türk arasında bir ayırım gözetmiyorlar.  Bazen kendi aralarında da aşiret kavgaları oluyor. Aşiretler köyleri kendi aralarında paylaşmışlar. Her aşiret kendi köyünden vergi topluyor. Hatta Eğin Manastırı, Eğin’in tüm köyleri, Arapgir, Çemişgezek gibi yerlerden bile topluyorlar. Penga köylüleri ve Armıdanlılar cesaretleri sayesinde bu vergilerden muaf durumdalar. Kürtler buralara girmeye cesaret edemiyorlar. Böyle birtakım yerler var, onları bakaya olarak nitelendiriyorlar.

Sırvantsdyants, Kürt olsun Kızılbaş olsun, Dersim çevresindeki Ermenilerin bunlarla olan ilişkisinde zararlı çıktığının altını çizer; Zira ilişki asimetriktir, ancak sınırlı çevrede Ermeniler bu baskıyı, güçlerinin sayesinde uzaklaştırmaktadırlar:  Eğin ve çevresindeki dağlar; Sarı Çiçek ve Munzur Sıradağları, Ovacık, Dujik  ve bir kolu olan Khosdadır. Yollar çok kötü. Her taraf taş, geçit, tepe, vadi. Tüm marhasalık dağlık. Her tarafta Kürt ve Kızılbaşlar kaynıyor. Ermenilerin bunlarla alışverişi çok ama çoğu zaman da zarar görüyorlar. Kervanları soyuluyor, hayvanları, malları çalınıyor, tehdit ediliyorlar, cinayetler işleniyor. Ama burada bir fark var. Buradaki Ermeniler de silahlı, iyi de siyaset bildiklerinden, bazen cesaretleri bazen devletin aracılığı, bazen de dostane yollarla çalınanları geri alabiliyorlar. Davarları, katırları çalmak, İstanbul’dan gelenleri soymak, adam yaralamak gündelik olaylardan. Bir yıl önce Ovacıklı ünlü bir haydut devlet tarafından ele geçirilerek Harput’a gönderilmiş ve hapsedilmiş. Aynı tarihlerde Eğinli Boğos adlı Ermeni bir tüccar Ovacık taraflarındaymış. Kürtler onu rehin alarak Eğinlilere haber salıp, “Eğer bizim adamımızı (Kürdü) kurtarmazsanız Boğos’u öldürürüz” demişler ve adamı uzun süre tutmuşlar. Kürt hapisten kurtulamamış. Zavallı Boğos kaçmaya fırsat bulmuşsa da arkasından yetişip kayaların üstünde canını almışlar. Boğos’un zavallı ailesi her sabah, öldürüldüğünü haber aldıkları saatte ağlayıp sızlıyormuş.

Dr. Nuri Dersimi  (Baytar Nuri) ve Ermeni – Kızılbaş ilişkileri

Baytar Nuri Dersim Kızılbaşları içinde ilk üniversite mezunudur. Kedini muhalif addeder. Dr. Nuri’nin Ermenilere bakışı şaşıdır. Olanları tamamen tersine çevirdiği Hatıratında satırlar Ermenilere karşı kin doludur:  “19 Asır başlarında II. Sultan Mahmut Han, Ermeniler hesabına doğuda Kürdistan derebeylerine şiddetli darbeler vurmuş ve Ermenileri memnun etmek istemişti. İşte bu gibi nedenlerle Kürtler Ermenilere karşı savunma durumu almaya mecbur kalmış ve korunma tedbirleri düşünmeye başlamışlardı. İşte o andan itibaren Kürtlerle Ermeniler arasındaki dostluk ve sevgi bağları sarsılmaya yüz tutmuştu.” Sözleriyle tarihi Ermenistan’da dengelerin Tanzimat ile bozulduğunu söyler . Aslında Tanzimat ile birlikte Ermeni Köylüsünün dengesi altüst olmuş, çifte haraç ile karşı karşıya kalmıştır. Zira hem devlete vergi hem de Kürtlere ve Kızılbaşlara haraç verir duruma gelmiştir.

Baytar Nuri gerçekleri tersyüz etmekten çekinmez. Dersimi, çarpıtmalarına ve yalanlarına Seyit Rıza’yı şahit gösterir.  Kemalist dönemde, Dersim müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeliğine getirilen Seyit Rıza, 1938’de İsyan bahanesiyle idam edilecektir.

Nuri Dersimi’nin günümüze uzanan önerisi dikkat çekicidir . Ermenilerin Kürtlerle  barışmalarının koşulu yapılanları unutacak hem hiçbir hak talep etmeyecektir:

“Ermeniler tarafından bu bölgede sakin olan Kürtler’den öldürülen ve miktarı 1,5 milyonu aşan katliamdan bir nebze olsun söz etmediler. Ermeni katliamından Kürtler sorumlu oluyorlar, Kürt katliamından Ermeniler sorumlu tutulmuyor. Ermeni aydınları bugüne kadar Erzurum’un, Bitlis’in, Van’ın  Diyarbekir’in, Elaziz’in, Dersim’in  Ermenistan olabileceği hayalinden vazgeçtiklerini ispat ettikleri takdirde vatandaşları ve ırkdaşları olan Kürtler’le dostça bir hayat geçirmeye başlamış olurlar kanaatindeyim. Aski takdirde arada bulunan bu nefretin devamı her iki unsurun gelecekte felaketine yol açacaktır. Üzücü durumların ortaya çıkmasını önlemek için öncelikle Kürtler aleyhine yazılmış olan gerek eski ve gerekse yeni kitap ve yayınların, Ermeni aydınları tarafından yakılmak suretiyle ortadan tamamen ortadan kaldırılması ve bizzat Türkler tarafından her iki kardeş unsurun arasına saçılmış olan bu uğursuz ayrılık tohumundan ötürü bir unutkanlık perdesi çekilmesi gerekmektedir.”

Bu zihniyetin değişmediğini ve günümüze uzandığını söylemek yanlış olmaz. 

Nuri Dersimi, Ermeni Taşnaklar’dan yazar Rafi, Kürtler aleyhine kitap yayınlamıştır. Hand, Gayzer Celalettin vb gibi Ermeni basını Kürtler aleyhine zehirler saçmaktadır. Sözleriyle  Ermeni tarihi roman yazımının önemli ismi Raffi (Hagop Melik Hagopyan)  ve romanı Jalaleddin  hedef alınmaktadır. Romanın kahramanı Şeyh Celalettin, Boğos Natanyan’ın raporunda geniş yer aldığı gibi Vahan Bardizaktsi’nin Sıla’dan Sözler başlıklı raporunda Moğollar, depremler gibi afetlerle eşdeğer sayılır.

Şeyh Celaleddin’in saldırılarının yalnızca Ermeniler ya da yabancı gözlemciler değil, Osmanlı yöneticileri tarafından da çok iyi bilindiği ve hatta bazı görevliler tarafından korunup kollandığı bilinmektedir.

Şeyh Celaleddin ailesi Kemalist dönemde de etkindirler, Kamran İnan Dış işleri bakanı, Edip Safter Gaydalı devlet bakanı, Selahattin İnan Mebus, Zeynel Abidin İnan mebus.

Ermenilerin tanıklığı: Sargis Alemyan ve Çileli Ağavni

Dersim konusunda Sargis Alemyan’ın gözlemleri de önemlidir. Soykırımdan tesadüfen kurtulan Alemyan özyaşam öyküsünde, başından geçenlerle birlikte Ermeni- Kızılbaş ilişkilerine değinir. Alemyan,  Dersim’e ulaşabilen Ermenileri şanslı sayar. Dersim’de şartlar iyi değilse de en azından ölüm tehlikesi bir an için uzakta kalmıştır denilebilir. Ancak açlık ve hastalık burada da onların peşini bırakmaz. Dersim’e ulaşan Ermeniler Rusların Erzincan’a gelmesiyle birlikte Kürtler tarafından kervanlarla Erzincan’a taşınır. Tabii ki bunun maddi bir bedeli vardır.

Mihran Garipcanyan’ın Tiflis’te  1916 yılındaki, Harberd şehri Ermenilerinin tehciri ve katliamıyla ilgili tanıklığı bu maddi bedeli  doğrulayanlar arasındadır: Hükümet, Dersim Kürtlerinin (Kızılbaşlar) Yeprat [Fırat] üzerinden kayıklarla Ermenileri naklettiğini duyarak kayıklara el koydu ve zincirle bağladı. Bu yüzden Dersimliler, Ermenileri sallarla naklederek, kurtarmaya başladı. Ermenilere yönelik bu yaklaşımları tamamen maddi çıkar, rüşvet elde etmeyle ilgiliydi. Bu yoldan hayli zenginleştiler.

Hraç Norşen’in babaannesi Ağavni’nin çileli yaşamını, kendini güvende hissettiği yabancı topraklarda kaleme aldığı, Çileli Ağavni anlatısı, Soykırımdan kurtulan bir Ermeni kızının yaşamından hareketle Ermenilerin bu coğrafyadaki Ermeni Soykırımdan itibaren  Ermenilerin zor ve çileli yaşamını resmeder. Bu uzun tarihsel dönemde soykırıma, ölüm yolculuğuna, ihtida ettirilenlere, kurtarılan Ermeni kadınlarının ve çocuklarının Kürtler arasındaki  esaretine, Koçgiri’de Topal Osman’ın zulüm ve katliamlarına, cumhuriyet/Kemalizm rejiminin ayrımcı politikalarına, 20 kur’a askerlik,  Varlık Vergisinin ve 6/7 Eylül 1955 pogromunun tanığıdır Ağavni . Anlatı Türkiye’nin gayri resmi tarihidir da aynı zamanda.

Ağavni, tesadüfün yardımıyla Koçgiri Alevi-Kürt Aşireti mensuplarınca kurtarıldığında, Kürtler arasında 10 yıl sürecek esareti başlayacaktır. Tutsak edildiği köyde Ermenilerin Kürtler arasındaki esaretine, tutulduğu konakta Ermeni mallarının gaspının delillerine tanıklık eder, Kürt Beyinin konağı Ermeni malları ve eşyalarıyla doludur. “Konakta da Ermenice yazılı tabaklar, halılar, şamdanlar, el işlemeli sırma ipek örtüleri az değildi. Şu kilisenin, şu manastırın, bilmem hangi zengin ailenin mallarıydı. Beyler yüzlerce can kurtarmışlardı ama büyük de bir servet yapmışlardı…

Kürt köylüleri, günlerce, aylarca Ermeni köylerini talan etmiş, eşeklerle, öküz arabalarıyla yük taşımışlardı.” Ağavni’nin resmettiği konak Koçgiri’de Alişer Efendinin  de bulunduğu Mustafa paşa/ Haydar/Alişan Beylerin konağıdır.

Katliamcı Bir Figür: Karmo Yusuf

Divan-i Harbi Örfi’nin Erzincan “Tehcir ve Taktil” Davasında  yargılananlardan biri de Dersim ‘Aşîret Rü’esâsı’ndan [Reislerinden] ve eşkıyâ-yı meşhûreden [meşhur eşkıyalardan] Karmo Yusuf… ‘tur.

Karmo Yusuf tehcir konvoylarına saldıran ve onları öldüren ekibin başında yer almaktadır: Karmo Yusuf ve Arslan ve Kâgü’nün sûret-i mahsusada [özel olarak] tertîb ve teşkil edilen hüviyyetleri mechûl çete efrâd-ı mel’ûnesiyle [alçak çete ferdleri] müştereken ezmine-i muhtelifede [çeşitli zamanlarda] ve Erzincan’ın gâyet yakın mesafesinde kâ’in [olan] Zenberek Köprüsü ve Telli (Tebelli) Çayı ve Kemâh Boğazı nâm mahallerde tehcir edilmek üzere cem’ [toplanan] ve sevk olunan binlerce kişiden sıbyân [çocuk] ve ‘acezeden [yaşlılardan] mürekkeb Ermeni kafilelerinin önüne çıkarak müsellahan [silahlı] bi’l- hücûm [hücum ederek] ekserisi kati ve imhâ ve mallarını nehb ü yağma [gasb ve yağma] ve merku- mûndan [adı geçenlerden] Hâfız ‘Abdullah ‘Avni ve Rızâ Efendiler’in kezâlik [keza] ma’iyyetlerindeki çete efradıyla birlikte yetmiş kadar Ermeni’yi nehre ilka [bırakma/atma] ve su içinde çabalayanları da kurşunla cerh [yaralama] ve ifnâ’ [yok] eyledikleri… Sabit olur ve idama mahkum edilir.

 

*Ermenistan başkenti Yerevan’da 25-27 ocak 2014 tarihlerinde düzenlenen The Alevi Zazas and Their Neighbours başlıklı International Collquium’a sunulan bildiridir.

 

Kaynaklar:

Arsen Yarman, Palu – Harput 1878,  I. Cilt, Derlem y. 2010,

Boğos Natanyan, Ermenistan’ın Gözyaşı, Arsen Yarman, Palu – Harput 1878, Raporlar II. Cilt, Derlem y. 2010 içinde

Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15.Yy’dan Günümüze Ermeni Kürt ilişkileri, çev. B. Zartanyan-M. Yetkin, Med Y.1992

  1. A. Yerevanian, “Tcharsantja Ermenilerinin Tarihi”, Beyrouth, 1956, s. 133 (Ermenice)

George A. Bournoutian, çev. E. Abadoğlu- O. Kılıçdağı, aras Y. 2011

  1. Haladjian, “Dersim Ermenilerinin Etnografyası “”Ermeni Etnografyası ve Folkloru » dergisinde, cilt 5, Erevan, 1975, p. 69, 76-77, 96, 254, 256, 263 (Ermenice).

Hagop Şahbazyan, Kürt-Ermeni Tarihi, çev. Ferit M. Yüksel, Kalan Y. 2002

Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Çev. Atilla Dirim, İletişim,2005

Hraç Norşen , Çileli Ağavni, aras y. 2009

Hrant D. Andreasyan, Bir Ermenî Kaynağına Göre Celâlî İsyanları, http://www.kaynakca.info/eser/145151/bir-ermeni-kaynagina-gore-celali-isyanlari  (11.10.2014)

INDEX.ANATOLICUS, http://www.nisanyanmap.com/?y=halvori&t=tunceli&lv=1&u=1&ua=0

Karekin Sırvantsdyants, Toros Ahbar Ermenistan Yolcusu, Arsen Yarman, Palu – Harput 1878, Raporlar II. Cilt, Derlem y. 2010 içinde

Kazım Gündoğan, 1937-38 Dersim Katliamında Ermeniler, http://hyetert.blogspot.de/2014/02/1937-38-dersim-katliamnda-ermeniler.html (11.10.2014)

Murat Bebiroğlu, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e Ermeni Nizamnameleri, 2003

Murat Turan, CHP’nin Doğu’da Teşkilatlanması (1923-1950) Libra2011

Nimetullah Atal, Kürt kimliği ve Ermeni meselesi üzerine notlar. http://www.yuksekovahaber.com/haber/kurt-kimligi-ve-ermeni-meselesi-uzerine-notlar-120520.htm

Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Y. 1997

Sargis Alemyan, Anılar, çev Diran Lokmagözyan, Pencere Y. 2011

Vahan Bardizaktsi’nin Sıla’dan Sözler, Arsen Yarman, Palu – Harput 1878, Raporlar II. Cilt, Derlem y. 2010 içinde

V.N.Dadrian&T. Akçam, “Tehcir ve Taktil” Bilgi Ün.Y. 2008,

19 Mayıs/Tarihin İktidara Yedeklenmesi–Sait ÇETİNOĞLU

Sait Çetinoğlu:
19 Mayıs/Tarihin İktidara Yedeklenmesi
ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-19-mayis-tarihin-iktidara-yedeklenmesi

ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-19-mayis-tarihin-iktidara-yedeklenmesi
Milliyetçilik, bireylerin bir siyasi düzenin üyeleri arasında topluluk oluşu vurgulayan sembol ve
inançlar dizisine mensubiyeti olarak psikolojik nitelikli bir olguyu tanımlar[1]
20’li yılların başındaki İmparatorluktan Cumhuriyete geçişte, eskiden de var olan, kendine
ait bir devlete sahip olmaya ve onu idare etmeye alışkın olan askeri yönetici elit sınıf
mensubu olan Kemalist kadrolar, eskiden de olduğu gibi, “Memluklar tipinde bir yönetici
sınıf olarak,”[2] yönetenlerin huzuru sağladığı, yönetilenlerin artık üreterek, yönetenlerin
bekasını yükümlendiği[3], kendini idare eden fakat yaptırım gücü olmayan zayıf sınıfların
üzerine oturmuştur.

Kemalizm’in ideolojisi ve onun laik, batılılaşmacı milliyetçiliğinin temeli: İttihatçıların Anadolu
dışı irredantizmi kırpılmış, bir Türkî idealdir.

İttihatçılığın devamı olarak yapılan Kemalist reformlar; Osmanlıcılığı ve İslam’ı reddederek ve
İmparatorluğun Anadolu Türklerinin oluşturduğu etnik millete hizalı tümleşik bir teritoryal
siyasî topluluk olarak yeniden tanımlayacak şekilde, kentlerde bir dizi modernleştirici
toplumsal ve kültürel reformu kabul ettirip, Türk anavatanının takipçisi olduğu Osmanlı
İmpa ratorluğu ile Halife’den kopması işine nezaret etmektir.

Millete dair bu teritoryal ve sivil düşüncelerin gerçekleşti rilmesi, millî bir kültürel kimlik
1/6 içinde bir dayanışma temelini gerektirir. Ancak bu temel yoktur ya da çok zayıftır. Anadolu
kendini İslami bir kimlikle ifade etmektedir. Halife’nin gölgesi de hala önemli ölçüde etkilidir.
Bu durumda Kemalistler bir etnik geçmişi keşfederek, Türklerin kökenini Orta Asya’ya, Oğuz
Han’a uzanan bozulmamış soylarına, dillerinin (Güneş Dil Teorisi) eskiliğine dayandıran bir
teoriden ya rarlanarak zoraki etnik mitler, anılar, değer ve semboller tedarik etmeye çalıştılar.
Ancak harekete geçirdikleri Mitoloji, sağlamaya çalıştıkları dayanışma temelini kurmakta ve
heyecanlandırmada yeterli işlevi göremez.

Kemalistler tarafından 1920lerin ortalarından itibaren Müslüman-Osmanlı milliyetçiliğine
alternatif olarak konulan ve kesin bir şekilde benimsetilmeye çalıştıkları Türk Milliyetçiliği
programı, Toplumun geniş kesimlerinde öfkeye yol açar. Bu program, 1912–1922 arasındaki
o zor dönemde gerçekleştirilen Müslüman-Osmanlı dayanışması bağlarını yok etmiştir.
Bunun yanında bu mitlerin, Anadolu’nun sahiplerinin Türkler olduğu ve Anadolu’dan
kovulanların (Ermeniler, Helenler ve Pontoslular), bu topraklarda haklarının olamayacağı
yönünde bir bilinci geliştirdiğini söylemek mümkün.

Her romantik milliyetçilikte bir uzak ülke ve altın çağa atıf yapılarak tebaa şekillendirilmeye
çalışılır, heyecanlandırılır. Turan da bu işlevi görmüştür. Güneş dil teorisi de yerleşik olarak
bulunulan toprağın çok eskiden beri sahibi hatta ilk sahibi oldukları bilincine ve
propagandasına yöneliktir.

Teritoryal düşüncede sağlanan görünüşteki başarıya rağmen etnik payandalarında ciddi
sorunlarla karşılaşılır. Etnik mitler ve Etnik seferberlik, milliyetçiliğin gelişimi bakımından
temel oluşturmayı başarmakta yetersiz kalır.

Küçük kasaba ve köyler İslâm’a bağlılık duymayı ve İslâmî duygular sergilemeyi sürdürür.
Türkî teoriler ve sembolizm, yaratılan burjuvazi arasında bile, geniş ve yaygın bağlılık hissini
oluşturmayı başaramaması, 30’lu yılların ortalarında yeni arayışları beraberinde getirir.
Kemalistlerin millet ve milliyetçilik kurgusu ile ilgili literatürden haberdar oldukları
anlaşılmaktadır. Kemalistler bu konuda oldukça bilinçlidirler ve ne yaptıklarının
farkındadırlar. Türk Milliyetçililiğinin yerleştirilmesi için zor da dâhil olmak üzere ne
gerekliyse bunları adım adım gerçekleştirmekten çekinmezler.

1930’ların ortası Kemalist rejimi kalıcılaştırıcı önlemlerinin meyvelerini verdiği yıllardır ve
30’lar, Kemalist kadroların bir önceki on yıla göre oldukça rahat oldukları bir dönemi ifade
eder. 1925 Mart’ında kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu’nun sağladığı eşsiz ortam da bu
koşulların pekişmesinde önemli rol oynar, her türden siyasi muhalefetin yok edilmesi ve
basının susturulmasında neredeyse hükümete sınırsız yetki veren Takrir-i Sükûn Kanunu
büyük işlev görür. Kemalistlerde, artık önceki on yıldaki çekingenlikleri yoktur, kendilerine
güvenleri gelmiştir. Kemalizm’in topluma istediği kimliği yerleştirebilmesi açısından, unutkan
bir toplum yaratmak anlamında kolaylaştırıcı bir öğe olarak Harf İnkılâbı da ihmal
2/6 edilmemiştir. Bu vesileyle geçmişle bağı kopartarak İmparatorluğu parçalayan kadroların
üyeleri oldukları da unutturulur.

Takrir-i Sükun ortamında muhalefet potansiyel olarak da ortadan kaldırılmış, ayrılıkçı
kalkışmalar tedip edilmiş, tek parti kurumsallaşmıştır. Artık Halife gibi birinin de gölgesi
kalmamıştır. Toplumun siyaseten teslim alınma süreci tamamlanmıştır. “Eleştirinin
düşüncenin olmadığı yerde ise her türlü saçmalık ve abesle iştigal mümkündür ki,
inkılapların art arda yapılarak modernleşme süreci[4]nin hız kazandığı 1920’lerin ikinci
yarısından sonra, 1930’larla birlikte tam da bu olmuştur.”[5]

Bütün bu inkılaplar aynı zamanda Falih Rıfkı’nın da söylediği gibi Türkleşmek amacına hizmet
etmektedir.[6]

Kemalist rejimin yerleştirilmesi için Takrir-i Sükûn kanunu eşsiz bir olanak sağlar. Mustafa
Kemal’in prestiji ve etrafında örülen kişi kültü de bu dönemde başlar ve ilk Mustafa Kemal
heykeli 1926 tarihinde yapılır, bunu Taksim anıtı izleyecektir. Bu anıt, görsel araçların,
geçmişi yeniden yazma konusunda kullanılışının eşsiz örneğidir. Önder figürü bu dönemde
otoriter, laik, modernleşme ve Türklük temelinde milletin inşası gibi bir dizi politikanın
tanıtılması ve savunulmasında kullanılmaktadır. Bu politikalar, laiklik söz konusu olduğunda,
geniş kitleler tarafından tepkiyle karşılanır, Türk milliyetçiliği söz konusu olduğunda ise, Türk
olmayan topluluklar için bir tehdidi ifade eder.[7]

1930’ların başındaki ki Serbest Fırka deneyimi, Kemalizm oldukça zayıf olduğunu da gözler
önüne sermiştir. Anadolu’nun Kemalizm’e ve Kemalist milliyetçiliğe dahli yoktur ve romantik
milliyetçiliğin Mitolojik öğeleri Anadolu’yu heyecanlandırıp, Kemalistlerle dayanışma
duygusunu geliştirememiştir. Kısacık Serbest Fırka deneyimi, yönetici elitin, zorla kabul
ettirdiği Kemalist Milliyetçiliğin toplumla bağlarını kuramadığı anlaşılmıştır.

Bu dönemin tanıklarından Ahmet Hamdi Başar, Mustafa Kemal’in 1930’larda Samsun’a
gelişini şöyle anlatır: “Samsuna geldiğimiz zaman başka yerde görmediğimiz bir manzara
karşısında kaldık: gece her tarafta fevkalâde inzibatî tedbirler alınmıştı- İstasyondan itibaren
bütün yollar süngülü askerler tarafından tutulmuştu. -Halk asker kordonlarının ar kasına
sinmişti. Bu suretle askerden ve polisten mâada hiç kim seyi görmeden, âdeta bir düşman
şehrine henüz giren bir ku mandan gibi Gazi ve bizler otomobillerle, Gazinin misafir edi leceği
konağa geldik- O Samsun ki, 1919 senesi Mayısında, Gazinin, vatanı kurtarmak üzere
Anadolu’ya ilk adımım attığı yerdi- On bir sene sonra vatanı kurtarmış, davalarını or taya
atmış, inkılâbını tamamlamış bir şef, bir kurtarıcı sıfatı ile ve daha iyi neler yapılabileceğini
anlamak maksadı ile bu raya girdiği gece ayni adam bir inzibat kordonunun himayesi ne
muhtaç kalmaktadır”[8] Bu durumda yeni mitlere, yeni heyecanlara ve yerelin ortak edilmesine ihtiyacının olduğu fark edilmiştir. 1920’lerin ortasında başlayan, Mustafa Kemal’in etrafında örülen kişi kültü, 1930’larda yoğunluğunu arttırarak devam edecektir. 30’lu yıllar aynı zamanda kapitalizmin
3/6 büyük krizinin güçlü adamlarla çözmenin geçerli olduğu yıllarla da örtüşmektedir. Tek tip bir
toplumun inşası için en önemli adımlardan biri de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1935 yılı
kongresinde atılır. Nazi örneğini izleyen CHF, fırka ile devleti birleştirir. Fırka, artık Yunus
Nadi’nin deyimiyle, “bütün milleti aynı hedef istikametinde toplayan muazzam bir aile
kucağı”[9]dır. Totaliter iklim tamamlanmıştır.

Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi de bu dönemde kurulur. Fakültenin açılışını
mecliste, dönemin Maarif Bakanı şu sözlerle ifade eder: “Atatürk”ün yüksek dehasından
doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi, bunlara bağlı arkeoloji ve coğrafya
bilgileri için Ankara’da bir fakülte açılacaktır”[10] 1930’lar Türk olmayan topluluklar için, 2510 Sayılı İskan Kanunu (1934) ve Meclise geldiği gün kabul edilen Tunceli Kanunundan (1935) dolayı da özel bir önem taşır.

Oluşturulan totaliter iklimde bu kez yerellik seferber edilerek, Kurtarıcının maceraları
yeniden yorumlanacak ve yerel, sürece dahil edilecektir. Samsun-Erzurum-Sivas-Ankara
zinciri yeniden kurgulanarak, 19 Mayıs’a da ayrı bir önem ve anlam verilir. “Mustafa Kemal’in
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı ve Türk ordularının 9 Eylül 1922’de İzmir’e girdiği
doğrudur da geri kalan her şey bu resmi tarihin şöyle ya da böyle kurbanı”[11] olarak
yeniden kurgulanacaktır. Devletin yeniden üretimi çerçevesinde lider yeniden üretilerek,
halk da bu sürece dahil edilerek, lider, “Tek Adam olmaktan da öteye gidecek, kurduğu
devletin tanımı bile Devlet, Atası etrafında toplanmış millettir diye yapılacaktı[r].”[12]
Tarihin, açıktan iktidara yedeklendiği bu dönemde Türk Tarih ve Araştırma Kurumu
kurularak yeni mükellefiyetler getirilir: “geniş halk tabakaları, Türk Tarihi Araştırma
Kurumuna fiili, müspet yardım ve hizmette bulunacaklar, bunu vatani, milli vazife bilecekler
ve bununla mülellef tutulacaklardır.”[13] Siyaseten teslim alınmış toplum istenilen her yöne
çekilip, her işe koşulabilir durumdadır. Yereli seferber etmede ve şekillendirmede Halkevleri
de altın çağını yaşamaktadır. Bu dönemde rejimin en önemli kurumlarından Halkevleri’nin
bütçesi, Diyanet İşleri Reisliği dahil birçok Vekalet bütçesi toplamının üstündedir.
Artık, Orta Asya’nın yerini, Anadolu, Oğuz Kağan’ın yerini de ulusal kahraman alacak ve
Halaskar’ın maceraları yeniden yorumlanarak yeni bir mit yaratılacaktır. Bu yeni süreçte bu
kahramanlığa somut olarak yerliler de dâhil edilecektir. Soyut Ata’nın yerini somut Ata
alacak, kurtarıcı ve kurucunun maceralarına halk da menzil menzil (Samsun-Erzurum-Sivas-
Ankara) dâhil edilerek kahramanlığa ortak edilecek, Türk milliyetçiliği kurgusuna yeni bir
zemin aranacaktır.

“Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, ya nında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref,
Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar.
“Birdenbire Atatürk soruyor: ‘Bugün günlerden ne?’
“Diyorlar Salı, Çarşamba neyse.
4/6
“Ayın kaçı: 19’u
“Aylardan ne: Mayıs.
“Ne oldu bugün söyleyin bakalım” diyor.
Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu?
Nuriye Akman şaşırıyor. “Bilmiyorlar mı? Nasıl olur?” diyor. Bozdağ devam ediyor:
“Nasıl bileceksin canım. O zamana kadar 19 Mayıs’ın lâfı yok. Onun için soruyor Atatürk.
Şimdi bunlar arıyorlar, İzmir’in işga linin 3’üncü günü, diyorlar. ‘Ankara mitingi yapılmıştı’,
diyorlar. Atatürk ‘değil’ diyor.
‘”İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf,’ diyorlar.
‘”Hayır, o 1923’te, Mayıs’ta değil, diyorlar. ‘Haliç Konferan sı,’ diyorlar.
‘”İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk,’ diyorlar.

Akman da bu kez gazeteci merakıyla, “Kim anlatıyor bunu size?” diye araya giriyor.
İsmet Bozdağ yanıtlıyor:
“Şükrü Kaya anlattı. “Terakkiperver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu,” diyorlar.
“Atatürk, ‘Bırakın yahu bunları’ diyor. ‘Öyle bir şeydir ki bu, ülkenin kurtuluşudur’. Yine
bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor, ‘Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?’
deyince ‘Yaklaştın’ diyor, ‘Samsun’a çıktığımız gün’. Sonra, ‘Asıl yapacağı nız bayram bu,’ diyor.
Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.”[14]
Burada 19 Mayıs 1919, yeni bir kurgunun başlangıcına işaret etmektedir. Ulusal Kahraman
yeniden yorumlanarak, Halaskar’ın yeniden yaratılma sürecidir.
Yerelliğin seferberliği ve sürece ortak edilmesi de Türk milliyetçiliğin gelişimine temel
oluşturma bakımından ayrı bir kurgu sürecini başlatır. Ancak bütün bunlara rağmen ulus
yaratmayı beceremez. Farklı etnik ve dini oluşumları birleştiren ortak bir kimliği yaratamaz.
Bu kimlik krizinin devam etmesi ve vatandaşlık bilincini geliştirememesi[15] de Türk
Milliyetçiliğinin saldırganlığının temelini oluşturur.

Dipnotlar
[1] Pierson, Christopher, Modern Devlet, Çev. Dilek Hattatoğlu, Çivi Yazıları 200, s 102
[2] Gellner Ernest, Milliyetçiliğe Bakmak,
5/6
[3] Bu ayrışma tamamen işlevsel olup ayrışmaya pek az karşı çıkılmış hatta iyi gözle
bakılmıştır
[4] Altını ben çizdim
[5] Öngider Seyfi, Kuruluş ve Kurucu, Aykırı y. 2003, s 253
[6] Öngider Seyfi, Kuruluş… s 257
[7] Zürcher Eric Jan, Savaş, Devrim, Uluslaşma, Çev. Ergun Aydınoğlu Bilgi Ün. Y. s 254-255
[8] Başar Ahmet Hamdi, Atatürkle Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Tan M. 1945, s 36
[9] Ertunç Ahmet Cemil, Cumhuriyetin Tarihi,Pınar Y.2004, s 273
[10] Ersanlı Behar Büşra, İktidar ve Tarih, AfaY. 1992 s 169
[11] Öngider Seyfi, Kuruluş… s 5
[12] Öngider Seyfi, Kuruluş… s 131
[13] İğdemir Uluğ, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, TTK 1973 Akt. Büşra Ersanlı
Behar İktidar ve Tarih s 173
[14] Altan Mehmet, Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar, Birey Y.2001, 183-184
[15] Türk milliyetçiliğinde vatan olarak coğrafi bölgenin yerine devletin ifade edilmesi
sorunun temel kaynağıdır 6/6

Topal Osman ve Rum Bandosu– Sait ÇETİNOĞLU

 

Sait Çetinoğlu:
Topal Osman ve Rum Bandosu (Giresun Rum Flarmoni Orkestrası) Kars, Koçgiri ve Sakarya Seferinde!

Sait Çetinoğlu


22/07/2019

Bilindiği gibi, Feridunzade Topal Osman, tehcir işinden yani Ermeni Soykırımın Faillerinden biri olarak aranırken birden bire İstanbul’dan affedildiği gibi, her ne hikmetse o sıra İstanbul’da bulunan Giresun belediye başkanı da sağlık nedenleri dolayısıyla istifa ettiğinde, Topal Osman bir anda kendini belediye başkanlığı koltuğunda bulacaktır.

“Arandığı” dönemi geride bırakan Osman Ağa, Nerede kalmıştık! Dercesine kaldığı yerden başlar… Osman Ağa bu kez hedefine Rumları almıştır. Söylem aynıdır: İçimizdeki yılanlar!… “Hatta bir gün Giresun Millet bahçesinde söylediği nutkunda Osman ağa şunları söylemişti: ‘Hatıramda kalan yılan küçükken başı ezilir, büyüdükten sonra başlarını ezmek zor olur. İçimizdeki yılanlar baş kaldırdılar, bir an evvel bunların başını ezip büyük davalarımıza bakalım’ diye bağırdı ve bu söz nutkunun sonu idi. Rumlar da bizim yanımızda idiler. Onlar da dinlediler. Osman ağanın nutku bittikten sonra bando bir kanto çaldı. Bando çalanlar hepsi Rumdu.” Sarıbayraktaroğlu devamında  Bandoyu yada uzun ismi ile Giresun Flarmoni Orkestrasını  ve işlevini özetler:  “…sırası gelmişken söyleyelim: Osman ağa tam teşkilatlı bir bando takımı düzmüştü. Rum bandocuların yanında Türkler de bando öğrendiler. Bando alayı ta ki sonuna kadar her yere o götürüyordu.”[i] Sözlerinde olduğu gibi Topal Osman Bu Bandoyu bir an yanından ayırmayacaktır. Her eyleminde bando takımını yanında hazır tutar.

Osman Ağa boşa zaman harcamaz hemen Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurarak onun da başına geçer. El koydukları Ermeni ve Rum mallarının geri alınmasına karşı direnişe geçerken, el koyacaklarını da garantiye almaya koşarlar. Doğaldır ki başlarında Osman Ağaları olarak. Ertesi gün konuşma yapmak üzere herkesi kaleye çağırarak  halka konuşma yapacaktır. Başrollerden biri de yine bandodadır:

“Yurdumuzda düşman oturdukça paramızın kıymeti olmaz. Huzurumuz da olmazdı. Osman ağa kararı almış, halka ilan edilmişti. Ertesi gün ‘okullar da dahil Giresun toplu olarak kaleye yürüdü. Bugün herkes pek heyecanlı idi. Osman ağa bir katır üzerinde arkadaşları yanında, bando takımı milli havalar çalarak çeteler oyun oynayarak kaleye çıktık. Kalede ·biraz dinlendikten sonra Osman ağa istediği nutkunu burada söyledi, alkışlar arasında nutuk bitti. Bando çeşitli havalar çaldı.  Giresun oyunları oynandı. Daha sonra Giresun kalesinden aşağı bir sel aktı. Bu sel kahramanlık seli idi.”[ii]

Osman Ağa, bu arada silahlı güçlerini örgütler, bunu kolaylıkla yapar, zira. Osman Ağa bir nevi fetih hareketi örgütlemektedir. Ve ganimet kışkırtıcıdır. Ağa daha önce Ermeni Soykırımı sırasında Şebinkarahisar seferine çıkmıştır. Bu Seferi Avenesinden Gençağa yıllar sonra korkunç kelimelerle nakletmiştir:

Şebinkarahisar’a niye gittiniz?

Hiç sorma evladım! En büyük kötülüğü, vicdansızlığı orada yaptık Ermenilere karşı.

Ne gibi şeyler yaptınız dede?

Oğlum, anlatmaya utanıyorum. İnsanların, kadınların, çocukların çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Allah günahlarımı­zı affetsin!

Ne yaptınız ki dede?

Oğlum, bize “Kaliser’de Ermeniler isyan etmiş” dediler. Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da ne kadar hapishane varsa tümünün kapılarım açtı Osman Ağa. Söylediği tek şey vardı: “Düşün peşime! Benimle gelin! Ermenileri buralardan temizleyeceğiz. Mallarını, mülklerini, tarlalarını sizlere da­ğıtacağım.” Böylece kalabalık bir ordu gibi Kaliser’e vardık. Yakıp yıkmaya, çelik, çoluk, genç, yaşlı, kadın, kız demeden öldürmeye başladık. Sokakta rastladıklarımızı öldürdük; ev­lere, kiliselere saklananları, sığınanları gaz döküp yaktık.

İnsanları yakarken hiç vicdan azabı çekmedin mi dede?

Çekmez olur muyum evladım! Hele bir olay var ki, göz­lerimin önünden hiç gitmez korkunçluğu: Yüzlerce Ermeniyi kiliseye doldurup, üzerlerine gaz döküp yaktık. Sırtları alev almış yanarken, kilisenin demir parmaklı pencerelerin­den ellerini bize doğru uzatarak yalvarmaları, patlayacakmış gibi olmuş gözlerinin kocaman yuvarlaklıklarını, o gözler­den çıkarak içime işleyen, insanlığımı delen, öldüren utanç oklarını, vicdansızlık oklarını asla unutmam!

O esnada sen ne yapıyordun?

Osman Ağa’nın yanında durup yanan insanlara bakı­yordum.

Başka unutamadığın korkunç olaylar da oldu mu?

Oldu evladım! Kaliser’deki Ermenileri hallettikten son­ra köylerine yöneldik. Köyün gençlerini ve erkeklerini öl­dürdükten sonra geriye kalan 200-250 kişilik çocuk, kadın ve yaşlılarından oluşan bir grubu köyün yakınlarında bulu­nan bir uçurumun başına getirip, kafalarına kazma küpüsüyle vurarak, yarın dibine doğru yuvarladık. İnsan cesetle­ri üst üste yığılmış haldeyken üzerlerine çevreden getirdiği­miz pür dalları yığarak, ateşe verdik. Oradan başka bir köye geçtik. İki-üç saat sonra aynı yerden geri dönerken, kömür­leşmiş cesetlerin üstünde yüzü, gözü, vücudunun her tarafı yanmış, kömür gibi, katran gibi olmuş haliyle, elleri havada, hortlak gibi bir erkeğin inleyerek dolaştığını gördük. Ada­mın hortladığını zannederek korkudan tir tir titremeye baş­ladık. O anda Osman Ağa’nın keskin sesi duyuldu, ‘Öldü­rün şunu!’ demesiyle tek el silah sesi vadide çınladı.”[iii]

Topal Osman Milli Mücadele sırasında başka seferlere çıkar bunlardan biri de Kars seferidir. Topal Osman’ın mezar kitabesinde “istiklal harbinde milli taburla Ermeni muharebesi” olarak kaydedilir.

“Sene 1920’ye geldi. Kars’a Kazım Karabekir paşa (general) emrine de asker göndermek istiyordu. Hemen eldeki kuvvetten 1920 senesinin Eylül ayının ilk günlerinde sekiz yüz elli mevcutlu ve hepsi abazıpka olan bir taburumuzu hazırladı ve Kazım Karabekir paşa emrine gitmek üzere Giresun’un doğu semti olan Boğacak mevkiinde Yunan’dan esir alınmış olarak beklemekte olan 500 tonluk Fülya motoruna bindirip bando da dahil olmak üzere yola koydu.

Bu taburumuzun 500 kişisinin silahları vardı, 350 kişisin silahı da Trabzon’da tamam olacaktı. Bu motora Osman ağa da girdi. Motorun direğine bayrak çekildi. Motorumuz bando da içersinde olmak üzere Giresun’dan böyle uğurlandı.”[iv] Giresun Rum Filarmoni Orkestrasına da sefer görev emri verilmiştir.Taburun Kars’a giderken Klarnist Panayot idaresinde dokuz kişilik bir mızıkası vardı. Hepsi de Rum’du.”[v]

Osman, 1921 yılında bu kez  Koçgiri Seferine gönderilir. Kars’tan gelen birliğe, Giresun’dan hazırlanan tabura ilaveten 120 kişilik Rum amele taburu eşlik edecektir.

“1921- 11/3/1337 Osman ağa alayı Koçkiri isyanını bastırmaya gidiyor. Giresun’da hazırlanan bir tabur asker ve yine Karsa giden 850 kişi mevcutlu taburumuzda Giresun’a gelmişti. O tabur da beraber olmak üzere iki tabur bir bölük olarak Giresun’dan saat 1,30’da hareket ettiler

Bu isyanı bastırmaya gidecek olan yalnız Türk çocukları idi. Rumlar ise rahat evlerinde oturacaklardı. Osman ağa şöyle düşündü. Rum gençlerini hemen hizmete çağırdı. Bu Rumlar askerin önünde gidecek yol açacaklardı. Çağrılan Rumlar 120 kişi idi. Rumlar geldiler kendilerine vazifeleri söylendi: Seve seve kabul ettiler. İlk çağrıldıklarında çok korkmuşlardı. Osman ağa bizi hep öldürecek diye.

Bu Rumlar askerin önünde gidecek yol açacaklardı. Çağrılan Rumlar  120 kişi idi.”[vi]

Osman birliğine ilave ettiği Rum amele taburu yanında Giresun Rum Filarmoni Orkestrasını da yanına almıştır.

Sarıbayraktaroğlu çetenin toplanmasını ve hareketini ayrıntılı resmeder: “Koçkiri harekatına henüz hareket etmezden evvel, alay kumandanı Osman ağa askeri içtima ettikten sonra alayın önüne geçti. Alayımızın bayrağı en önde ve tam teşkilatlı bandomuz hazır alay kumandanı Osman ağa alaya hareket emrini verdi. Alay bandomuzun marş sesleri ile Giresun’dan ayrıldı… Yol yükseldikçe kar tabakası fazlalaşıyor. Erimez’e çıkınca kar pek fazlalaştı. İşte Rum’lara şimdi vazife düştü. Askerin önünde kol kola girip birbirlerini değişe değişe yol yürümeye başladılar, kar eziliyor, yol açılıyor. Alayımız da rahat yürüyordu. Yavuz Kemal’e akşama yakın girildi. Burada alayımıza istirahat verildi. Çete kahvelere evlere taksim olundu. Acele  olarak sobalar yandı. Yemekler hazırlandı. Yemek hazırlanırken uşak kemençe çalıp horon tepiyordu. Osman ağalar da ayrı bir kahvede bando onların yanında çeşitli havalar çalıyor, onlar da böyle eğleniyordu…Osman ağa Giresunumuzun folklorunu çok iyi bilip çok da sevdiği gibi tamzara türkümüzü daha çok sever. Glarnetle Panayot’a onu çaldırırdı.”[vii]

Sarıbayraktaroğlu, 16 Mart 1921 günü Şebinkarahisar’a geldiklerini ve hoş karşılandıklarını söylese de Bondonun flütçüsü Papadopulos aşağıda ayrıntılı anlatımında Şebinkarahisar’da  fazla kalamadan apar topar ayrıldıklarını nakleder.

Çete alayının Koçgiri’ye hareketini bandonun hayatta kalan tek üyesi Papadopulos anılarında “Kürtlere karşı seferberlik” başlığı altında daha ayrıntılı nakleder: “Topal Osman yüksek bir emirden sonra, geleneksel Laz kıyafetli 850 kişiden oluşan dönemin en mükemmel silahlarına ve dağ topçularına sahip silahlı adamlarıyla , Kahraman Doksan Dördüncü müteşekkil Yıldırım Alayı’nı organize etmeye başladı.

Taburu herşeyden önce 3 ana kola ayrılıyordu. Birinci tabura İsmail Topuzoğlu, ikinci tabura Ziya Bey’in damadı, üçüncü tabura Taş hanı bölgesi sorumlusu İsak Çavuş bulunuyordu.

Aynı zamanda Rumlardan oluşan  bando gurubunun da derhal hazırlanmasını ve  bando elemanlarının sefere katılmalarını emretti. Adı geçen bu Rum bando gurubunun isimleri ise aşağıdaki gibidir.

Panagiotis Tsiftos                            Klarnet

Nikolaos Tsitsanoğlu                      Flüt

Ioannis Papadopoulos                    Pifero

Eleftherios Kampouroglou            Keman

Nikolaos Xanthopoulos                  Trombon

Pavlos Spathopoulos                      Trombon

Theodoros Kolesidis                       Keman

Georgios Polichronidis                   Flüt

Anestis Ermidis                                Davul

Aristidis Charalampidis                 Dümbelek

Eleftherios oğlu Buyukis                Üçgen

Panagiotis Chourboulik                 Trompet

Charikos Charalampidis                 Trompet

ve 3 Türk müzisyen                          Klarino, Trumba ve Trombetçi”[viii]

Çeteleri tarafından “Bizim Timurlenk” olarak anılan Topal Osman bu büyük seferberlik için gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra, komutanlarıyla beraber okul bahçesinde dizilmiş sefer ordusunu ve bandocuları kontrol eder.

Türklerden ve Rumlardan oluşan bir kalabalık da mecburiyetten orada bulunuyordu.  Ağa ile vedalaşmak, alkışlamak ve vatan haini Kürtleri eli bağlı bir şekilde Giresun’a getirmesi için Ağa’ya dua ediyorlardı. Topal Osman Ağa, başında kalpak, elinde kırbaç, 40 atlı koruma refakatı ile  arap atı üzerinde bir fethe çıkar gibi Yeni Cengiz Han olarak Cezayir Marşı eşliğinde 21 Şubat 1921 yılında talancı çetesi ile yola çıkar.

Koçgiri seferine götürülen bandonun hayatta kalan tek üyesi olan Papadopulos “Benim de içinde bulunduğum ve baştan sona takip ettiğim Kürtlere karşı yapılan bu büyük seferin geçtiği yerlerden yaptıkları tüm yağmalarını, saldırıları, kadın katliamlarını, genç kız ve kadınlara yönelik yapılan tecavüz olaylarını ve diğer korkunç olayları abartmadan anlatmaya çalışacağım.”[ix] Sözleriyle Seferde şahit olduğu şiddeti ve vahşeti ayrıntılarıyla nakleder.

“Topal Osman’ın sefer ordusu, yağmurlu ve soğuk bir havanın altında  sekiz saatin ardından Kulak Kaya’ya [Yavuz Kemal Beldesi] ulaştı. Çok fazla kar’dan dolayı mecburi olarak burada 5 gün konaklamak zorunda kaldık. Havanın açmasıyla beraber Şebinkarahisar’a doğru yola çıktık.   Tamdere ve Asarcuk üzerinden 1 Mart günü Şebinkarahisar’a vararak 3 gün de burada konakladık. Bu süre zarfında kana susamış önderimiz, Mayıs 1920 yılında Şebinkarahisar’da yaşayan Rumları  temizlemek için giriştiği ilk saldırısının engellendiğini ve başarısızlığa uğrama nedeninin, bölge valisi ve ileri gelen Şebinkarahisar’lı Türk vatandaşları tarafından olduğu bilgisine ulaştı. Tüm eylemleri ve mücadelesini güçlendirmek için Rum dükkanlarını yağmalayarak kendi hesabına geçirme ve Kirikoğlu Chatzisavva cinayeti ve buna benzer olaylar.”[x] Nedeniyle  5 Mart günü mecburi olarak Şebinkarahisar’ı terk etmek zorunda kalan çete,  8 saatlik bir yürüyüşten sonra Refahiye ilçesine ulaşır.

“Bu süre zarfında çeteleri tarafından 20 Kürt vatandaşını tutuklayarak aynı gün bu kişiler yargılanmadan Refahiye ilçesi meydanında asıldılar.”[xi]

10 Mart 1921 tarihinde yol üzerinde, Kürtlerin ilk köyü olan ve savunma amaçlı olarak toplandıkları “Kayadibi köyü” karşısında, İsak Çavuş önderliğindeki 3. ordusu her hangi bir olumsuzluğa karşı araştırma ve incelemelerde bulundukları sırada. “Kürtler, yukarı Türk köyüne ulaşan güçleri haber almaları neticesinde harekete geçip köyü etrafını sararak, bu Türk köyüne saldırıya geçecekleri anda, daha önce postası tarafından bu olay hakkında bilgilendirilen Topal Osman, sabah saatlerinde güçlü ordusu ile bu köye ulaşarak 3 saat süren çetin bir çatışmanın neticesinde, Kürtleri mağlup eder. 500 dolayında bulunan Kürtler, bu güçlü düşmana karşı ellerindeki çok az sayıda tüfek, balta, hançer ve değnekleriyle cesur bir şekilde savaşmışlardı. Bu sürede  ben ve diğer arkadaşlarım harabe halinde bulunan bir taş evinin içinde bekliyorduk. Sabah saatlerinde gizlendiğimiz bu yerden çıkarak sağa sola savrulmuş silahların yanında, organları kesilmiş her iki taraftan da yere yatan cansız insanların  bulunduğu Kürt siperlerine ulaştık. Bu cephede 37 Türk vurularak pek çok da yaralı bulunuyordu. Kürtlerin kaybı çok daha fazla idi. Teslim alınan tutsaklar ise aynı yerde süngülenerek öldürüldüler.”[xii]

Ricat eden Kürtler kadın ve çocuklarını yiyecekleri ile birlikte yakın dağa taşınırlar. “Köyde bir kaç yaşlı kadın ve erkek kalmıştır. Topal Osman’ın kasapları bunları da köyün yakınında bulunan derenin kenarına toplayıp tüfekle öldürülerek hayatlarına son verdiler.”[xiii] Topal Osman direnişçileri kıra kıra Koçgiri’ye doğru yol almaya devam eder.

Büyük ağaçlarla sarılı ulaşılmaz büyük bir dağın eteklerinde kurulan Koçgiri silahlı Kürtler tarafından koruma altına alınmıştır. Topal Osman ilk etapta bu dağın etrafı sardırarak, sabaha karşı bir kaç saat sürecek saldırısına başladı. Lakin bu saldırılar bir sonuç vermedi. Akabinde orada savunma amaçlı bulunan Kürtlerin lideri  ve silahlı güçlerin bulunduğu bölümün bombalanması emrini verdi. Karşı taraftan duyulan ve şimşek gibi patlayan zabit tüfeğinin atışlarına dayanamayacaklarını anlayan Kürtler, köyden çıkıp beraberlerinde  çocuklarını  ve kadınlarını  alarak dağlara kaçtılar. Etraf sakinleştikten sonra Topal Osman Ağa ve çeteleri ile beraber ve biz hep beraber terk edilmiş ve ıssız köye girdik. Köye girişimizde yiyecek bakımından zengin bir manzarayla karşılaştık. Hala mutfaklarda ateşler yemek pişirmeye hazır bir şekilde yanıyorlardı. Yan tarafında yorulmuş hamurlar ise ekmek yapılıp pişirilmeye hazır olarak bekliyorlardı. Buraları hazır gören Çeteler hemen işe koyularak sacların üstünde ekmek pişirmeye başladılar. Diğerleri tavukları ve koyunları keserek pişirmeye başladılar. Sonrasında gizlenmiş altın gibi ziynet eşyası bulmak düşüncesiyle evleri aramaya başladılar.”[xiv]

Ertesi günün 15 Mart 1924 tarihinde Kürt lider Alişan Bey ve yardımcısı Kör Rıfat’ın ikamet ettikleri  Çit bölgesi İmranlı köyüne doğru hareket emri verilerek çete yola koyulur. “Yolumuzun üstünde ufak tefek çatışmaların yanında karların içine atılmış yeni doğmuş bebeklerle yaşlı ninelerin yalvarma ve yakarmalarına karşın her biri toplanarak en vahşi metotlarla öldürüldüklerine tanıklık ettik. 16 Mart ın akşamında sadece çocukların, kadınların ve yaşlıların kaldığı Kürtlerin en büyük köyü olan İmraniye’ye vardık. Diğerleri ise bağımsızlıklarını savunmak için Alisan Bey ile dağlara çıktılar. Orada Topal Osman’ın adamları evlere dalarak sabaha kadar yiyip içiyorlardı. Osman ağa ve yanındaki koruma muhafızları ile beraber Kürt lider Alişan Bey’in merkezde bulunan evinin büyük salonunda toplanmışlardı. Bu evin pek çok odaları vardı.  Bu evde sadece ailenin üyeleri kalmıştı. Ertesi günü bize bu ünlü konağı ziyaret etme fırsatı verildiğinde, depolarda  bulunan yiyeceklerin bolluğundan, paha biçilmez hazinelerinden, değerli paha biçilmez iran halıları, müthiş bakır kap ve çanaklarından ve odaların mükemmel dekorasyonundan neredeyse küçük dilimizi yuttuk. Akabinde Topal Osman’ın emriyle çeteleri tarafından alınan Alisan Bey’in annesini, karısını ve iki çocuğunu bu evden alarak sözde güvenli bir yer olan Zara bölgesine götürüleceklerini gördüğümüzde yüreklerimiz parçalandı. Adı geçen bu aile fertlerinin akibetlerinin ne olduğunu ancak Allah bilir. Akabinde  köyde bulunan inek ve koyunlara yüklenen konağın tüm hazinelerini Giresun’a götürdüler.”[xv]

17 Mart günü Topal Osman’ın köyün meydanına topladıkları 100 kadar yaşlı kadın ve  erkeğe “Alisan Bey’in nerde olduğunu ve beraberinde kaç adamının olduğunu” öğrenmek için işkence eşliğinde tutsakların sorgulamalarına başlanır.

Sarıbayraktaroğlu, Topal Osman’ın   Alişer bey, Haydar bey, Alişan bey, Hacı beylere bir mektup gönderildiğini kaydeder. “Mektup mealen  Ey din kardeşlerimiz, muhterem arkadaşlar içimizdeki Pundustcuları temizledik, Ermenilere terki silah ettirdik, başta büyük düşmanlarımız var. Yunan ordusu da yurdumuza saldırdı. Kardeş kavgasını bırakalım, bir din kardeşi olarak birleşelim Yunan ordusunu yurdumuzdan atalım. Davamızın peşi pek büyüktür. Vatanımızı bu felaketten kurtaralım… Asilerin cevabı ise şöyle idi: Osman ağa biz senin topunu tüfeğini elinden alacağız, başka kimse ile işimiz yoktur…”[xvi]

İşkence seansında Alişan Bey’in yerini öğrenmek için yere yatırdıkları kişilerin ayak ve kafalarında tutarak diğer 2 kişinin bu tuttukları kişiye acımadan bayılana kadar kamçılama işkenceleri devam etti. “Allah için hiç bir şey bilmiyoruz cevabına karşılık canice bir kesim ve ardından cesetlerin bir hendeğe atılma operasyonu başladı. 18 Mart günü İmraniye’den ayrıldığımız sırada Topal Osman bir Türk yerleşim yerindeki birinden Alisan Bey’in  600 silahlı adamları ile beraber karşıki dağda olduğunu öğrenerek, o dağın tepesine doğru hareket etme kararı alındı. Hareket öncesi dağın cevresinin nasıl kuşaltılacağı kararına varan Topal Osman gerekli gördüğü noktalara silahlı askerlerini yerleştirdi. Alişan beyin olabileceği yere derhal top ateşi açıldı. Geri tepen top ateşi 2 askeri yaraladı ve bir cavuşu öldürdü. Aynı vukuatta üzerine gelen şarapnel parçalarından zararsız kurtulan Topal Osman savaşmaya devam etti. Bu savaşta Kürtler özgürlüklerini çok cesurca savundular. Öldürülen bu halkın kanları dere gibi akıyordu. Topal Osman Alayının bu çatışmada 18 kayıbı ve pek çok sayıda yaralıları  vardı. Ertesi gün ölülerin defni ve yaralıların Zara’ya kağnı arabaları ile  gönderilmesinden  sonra  Kemah’a doğru yola çıktık. İlerlediğimiz sırada bir Kürt köyüne vardığımızda, beyaz bir bezi bayrak olarak kaldıran at üstünde bir ve yanında 2 kişi gördük. Bunlar Topal Osman’a bu andan itibaren tüm köy sakinleri ona biat ettiklerini köye herhangi bir olumsuzluğun yapılmaması için yalvardılar. Ağa da hiç bir şekilde ona köy sakinlerinin kılına bile zarar gelmeyeceği garantisi ve sözünü verdi. Topal Osman söz vermesine karşın köye vardıklarında çeteler tüm köye dağılarak ev ev aramaya başladılar. Arama sırasında köye gece gelen ve köyde ne olup bittiğinden haberi olnayan ahırda saklanmış 7 Kürt savaşçısı buldular.  Çeteler bu 7 kişiyi tutuklayarak bir kaç nöbetçi refakatinde onları bir ahıra hapsettiler. Ertesi günü köy muhtarı ve erkekler tutuklanıp köy meydanına getirildiklerinde köyde büyük bir kargaşa oldu. Muhtarın köye gelen bu Kürt savaşçılarının ne kendisinin ne de köy sakinlerinin haberlerinin olmadığını ve derhal bu kişilerin köyü terk edeceklerini söylemesi boşuna nefes tüketmesi gibi bir şeydi. Neron’un yeyip içip eğlenerek  Hristiyanların ateşte yakılmasını seyrettiği gibi Topal Osman merhametsiz ve sadistce  çetelerinin müzik eşliğinde insanlık dışı katliamlarını seyrediyordu. Kadınların bile köye ve kocalarına bir şey yapılmaması yönündeki yalvarmaları bile çetelerin bu köydeki insan kıyımını engelleyemedi. Köylülerin öldürülüp ortadan kaldırılması, çetelerin köyü talan etmesi ile devam etti. Devamında ise bir başka Kürt köyünü ateşe verdiler. Köy sakinleri dereye koşup kap çanaklarla taşıdıkları su ile evlerini ve elbiselerini yanmaktan kurtarmaya çalışıyorlardı. Ateşten kurtulmak isteyen köy halkı yakındaki dereye varmaları ile çeteler tarafından öldürülüyordu. Batıya doğru, Refahiye’den Çit’e kadar tüm bölge Kürt ve Türklerden oluşuyordu. Tüm Kürt köylerindeki temizlik operasyonundan sonra tekrar Doğuya doğru yönelerek, güçlerini Kürt nüfusunun çoğunlukta yaşadığı Dersim bölgesine yönlendirdi. Topal Osman önderliğinde 8 günlük bir yürüyüşten sonra Fırat nehrini geçerek 28 Mart’ta Kürdistan’ın uçsuz bucaksız dağı Yılan Dağ’ının karşısında bulunan Kemah’a ulaştık. 8 günlük uzun bir yürüyüşten sonra Fırat nehrinin yüksek köprüsünü geçtik. 28 Mart günü Kemah kasabasına vardık . Karşımızda uçsuz bucaksız Kürdistan’ın Yılan dağı görünüyordu.”

Çok kısa sürede Alişer dışında herkes affedildi. Ölenler, öldükleriyle kaldılar…

Topal Osman yaptığı görüşmelerde daha fazla ileri gittiğinde çok fazla kayıp vereceğine ikna olup 2 Nisan günü  geri çekilme kararına karar verdi.[xvii] “Geri çekilme sırasında nehrin kıyısına vardıklarında çetelerine, cephane taşımak için Refahiye den aldıkları alan 5 Rumu öldürmeleri için emir verdi. Akabinde bizi yanına çağırarak bize  hey bandocular, şimdi ülkeye karşı ayaklanan ve sizlerden olan 400 kişilik Santa’lı gurubunu oratadan kaldırmaya gidiyoruz. (Santa, Trabzon ili Arsin ilçesi şimdiki adı Dumanlı) Bizi çok korkutan bu Sinsi sözlerine karşılık kendisine bizim onlarla kesinlikle hiç bir bağlantımız yok.  Eğer bunlar delirdiyse, memleketimize karşı görevlerini hakkıyla yerine getiren birileri olarak bizim bu olayda ne suçumuz var? Ağa gülümsedi ve bize Sizin cevaplarınız hep böyledir dedi. Fırat nehirinin  karşı kıyısına tekrar aynı köprüden geçtikten sonra  acil bir telegraf ile Topal Osman, Kemal tarafından bilgilendirilerek, acilen Samsun bölgesinde ayaklanan Rumları bastırmak için o bölgeye dönmesini istedi. 2 günlük bir aradan sonra Ermeni harabe köyleri Avğanos (ağvanıs/Gülova), Purk ve Ezpiter (Adzbıdar/ezbider) Akıncılar arasından geçerek 5 Nisan günü Su şehrine vardık.”[xviii]

Bando Sakarya Savaşına götürülürken Ankara’dan geçer. Alayla birlikte Ankara sokaklarındaki Bando Ankara sokaklarını inletmektedir: “Alayımız şimdi Ankara içersinde, Büyük Millet Meclisinin önünden geçiyor. Büyük Millet Meclisinden bütün milletvekilleri, askeri komutanlar çıkıp alayımızı hoşladılar. Alayımız resmi adımlarla yürüyor. Bandomuzun marş sesleri Ankara’yı inletiyordu.”[xix]

Bandoya Sakarya Savaşında pek iş düşmez. Bir gün Giresun alayı çok büyük darbe aldığında orkestranın Rum elemanları katledilecektir:
“Bu taarruzumuz terakki edemediğinde alay katibi Salih efendi, Osman ağanın yanına gelmişti. Alay komutanı Osman ağa Rum bandocular için “gavurlar ne alemde” diye sordu. Ağanın soruşu manalı idi. Salih efendi anlayamadı, “gavurlar keyfinde, aleminde” dedi. Alay komutanı Osman ağa kızarak “Getirin şu kefereleri” diye emir verdi “Bizim cephemiz bozuldu da siz orada keyif mi yapıyorsunuz” deyip Rum bandocuları öldürttü. Yalnız bunların içersinden Boncukçu’nun Anesti [Ioannis Papadopoulos] Yunan içerisine doğru kaçtı. Karanlıkta peşinden kurşun atılamadı, bizim askerden biri vurulur diye.”[xx]
Topal Osman güzellemesi yazan Fikret Topallı da, Bandonun sonunu şu sözlerle özetler: “Bu takım Kürdistan’a ve oradan da Sakarya cephesine kadar alayla gitmiş idi. Sakarya Muharebesi’nde alayın bir ricatı sırasında dağılıp savuşmuşlar, hatta bunlardan bazıları Yunan tarafına geçmeye de muvaffak olmuşlardır.”[xxi]

Topal Osman’ın Koçgiri’de ve Giresun’a geri dönüşünde yolu üzerinde gerçekleştirdiği vahşet ile ilgili mecliste büyük tartışmalara yol açmasına rağmen, Topal Osman’a siper olan M. Kemal faktörü dolayısıyla bu fiililerinden dolayı cezalandırılması mümkün olmamıştır.

Katliamlar yapılırken kendisine zoraki flüt çaldırılan Bandonun hayatta kalan üyesi İannis  Papadopulos, bir daha eline o aleti almamıştır. Papadopulos’un anılarından hareketle Nikos Aslanidis’in hazırladığı belgesel “The Band”[xxii] bu yıl Selanik Uluslararası Belgesel Festivalinde büyük ödülün sahibidir.

[i] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu, Osman Ağa ve Giresun Uşakları Konuşuyor, İstanbul 1975. s 73

[ii] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 96

[iii] Halil Erhan, 1915’te 1980’e Karadeniz, Ermeniler, Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar . İletişim.2015, s 111-112

[iv] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 113-114

[v] Osman Fikret Topallı, Müdafaa-i Hukuk ve İstiklal Harbi Tarihinde  Giresun, Serender Y. 2017 s 114

[vi] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 140

[vii] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 141-142

[viii] İannis Papadopulos, Pontiaki Melitai, atina 1965 s 49

[ix] İannis Papadopulos,… s 50

[x] İannis Papadopulos aynı yerde. Şebinkarahisar olayları  “Kolonia Folklor  Komisyonu  ve Pontus’un Şebinkarahisar’ı” Derneği’nin başkanı Pantelis Fourniadis  tarafından 1964 yılında yayınlanan “Tarih ve Folklor” adlı kaynak’ta detaylı bir şekilde anlatılmışlardır.

[xi] İannis Papadopulos, … s 51

[xii] İannis Papadopulos, aynı yerde

[xiii] İannis Papadopulos,… s 52

[xiv] İannis Papadopulos,… aynı yerde

[xv] İannis Papadopulos, … s 53

[xvi] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 142-143

[xvii] Nuri Dersimi geri çekilmeyi Topal Osman’ın yaralanmasına bağlar: “0 esnada Koçgiri hadisesine iştirak eden Giresunlu Topal Osman Koçgiri’de yapmadığı melanet yetmiyormuş gibi, kendisine bir kahraman süsü vererek avenesi olan Laz  çeteleriyle Erzincan Kemah kaza merkezine gelerek ve Dersim’e sokularak bir çete muharebesi yapmak tasavvuruna kadar  kendisinden bir varlık göstermişti. Dersim’den hemen bir kısım Kürt fedaileri gönderildi. Bir çok Laz efradı tepelendi. Topal Osman’da yaralı olarak Giresun mıntıkasına firar etti.” Nuri Dersimi, Hatıratım, Roja Nu Y. Stokholm 1986, s 106

Ancak, konu ile ilgili Denis Dreisbrusch’un araştırmasında, bir başka duruma işaret eder; “ Dersim bölgesinde Topal Osman’la ilişkili bir gerçeği daha vurgulamak gerekir .Tehcir sürecinde  Topal Osman önce Sivas topçam’da yaşayan Rumlar ve Ermenileri katleder. Sonra refahiye’ye ilerlerken Dersim’den kendisine 500 kadar savaşçı katılır ve katliamlaraa devam eder. Bu katılım konusunda belirsizliği giderecek asıl yöntem, Dersim’e gelen Hamidiye  kökenlilerin Topal Osman’a katılma olasılığıdır. Bu seçeneğe rağmen Dersim aşiretlerinden bir kısmının Koçgiri’ye  destek olması, bir kısmının ise Topal Osman saflarına geçmesi , Dersim’de Alevi Zazalar arasında ayrışmanın başladığını göstermektedir.” Denis Dreisbrusch, Ermeni Soykırımı ve İslam (1870-1923) Türkler, Kürtler ve Çerkesler, Dönüşüm Y. 2019, s 445

[xviii] İannis Papadopulos, … s 57

[xix] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 161

[xx] M.Şakir Sarıbayraktaroğlu… age, s 166

[xxi] Osman Fikret Topallı, Müdafaa-i Hukuk ve İstiklal Harbi Tarihinde  Giresun, Serender Y. 2017 s 114

[xxii] https://epontos.blogspot.com/2019/03/blog-post_79.html?fbclid=IwAR1U5wJYyjJ8uJitupucCl1RVR2kbE07Q6c2aLjwYJcV87GNzysFKIBWH7w son erişim: 20.7.2019

 

 

ANA HAKK’TIR SEN BU SIRRA ERDİN Mİ — İbrahim ERGİN

Türkiye toplumunun eril, ataerkil bir dille yönetilmesi son 17 yıldır kadınların kamusal alandan dışlanmaları, özel alana sıkıştırılmaları ve eve hapsedilmeleriyle; eğitim, siyaset ve kamusal alanların kaybını da birlikte getirdi.

Eğitimde ki cinsiyet eşitsizliğinin nasıl pekiştirildiğini devletin bürokrasisini örümcek ağı gibi saran dini cemaatlerin kız çocuklarının rollerinin ev hanımı, anne, çocuk bakımı, mutfak ve yatak odasından ibaret olduğunu gösteren açık veya üstü örtülü mesajlar vermeleri, ders kitaplarında ki her buluşun, bilim kadınlarından hala bilim adamı olarak bahsetmeleri, bilimsel teorilerin, ekonomiyi yönetenlerin, devleti kuranların hepsinin erkek olduğu özellikle vurgulanır.

Kadınların iş hayatında yükselmesini dikey ayrışım ve cam tavan ve sızdıran boru hattı diye adlandırılan engellerle eril bölge olduğunun sürekli vurgulanması kadınlarımızın kanatlarının kesilmesine yol açmıştır.

Siyasi düşüncede kamusal alan ve özel alan ayrımı siyasetin salt erkeklerin işi olduğu kadınların biyolojik özellikleri aile içindeki rolleri ile siyasette olmalarını negatif olarak etkilemektedir.
Kadınların siyasete katılmalarını olumsuz yönde etkileyen kültürel ideolojik sebeplerdir. Kültürel değerler ve gelenekler erkekleri siyasi aktörler olarak onaylayıp, kadınları özel alanda ki çeşitli yükümlülüklere yöneltmektedirler. Siyasetin erkek işi olduğuna dair algı siyasete girecek kadınları yüreklendirmemektedir. Kadınların güncel durumları ve sosyo ekonomik anlamda dezavantajlı konumları da onların siyasete katılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Siyaset için gerekli eğitim, para, profesyonel iş hayatı ve sosyal ağlar açısından kadınlar dezavantajlı nedeni ise ev içine hapsolan kadına yüklediğimiz sorumluluklar siyasi hayata girmesine engel teşkil eden ikinci ana sorundur.

Siyasi kurumların kadınların siyasete katılımını zorlaştırıcı ve siyasi kültür erkek egemen anlayışa hizmet etmektedir. Parlamento yapısı, seçim sistemi, kadın kotası Hukuk dili, soksak dili hepsi etkilidir.
Kadının eğitim ve siyasetin önündeki engellerin kalkması için toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin nedeni olan CEHALET in ortadan kaldırmalıyız. Bunun yolu ise kadın odaklı BİLİNÇ YÜKSELTME eğitimleri verilerek yeniden canlılık dinamizm katılmalıdır. Kadınların da erkeklerin sahip oldukları hakları özellikle de eşit eğitim olanaklarını kazandıklarında toplumdaki cinsiyet ayrımcılığı ortadan kalkacaktır. Burada pozitif ayrımcılık stratejileri uygulanarak fırsatların eşitliği yerine, sonuçların eşitliğini gözeten stratejiler uygulamak, kadın temsili açısından daha verimli sonuçlar alınacaktır. Bu yaklaşım ile kadını yasa yapıcı olarak siyasette daha etkin eğitim de belirleyici olarak görebileceğiz.

Ülkemizde kadınların cinsiyet ayrımı yapılmadan çalışmasından, üretmesinden yanayız. Ülkemizde kadınlarımızın tek başına evlerinde yaşamalarından, gülmesinden, rahatlıkla gezmesinden, özgür iradesini kullanarak bir kadının sosyal yaşamın 24 saatini kullanabilmesinden, gerici yobazların pis nefislerini dışarı çıkartamayacak kanunların çıkmasından yanayız. Bürokrasinin her aşamasında engeller olmadan yükselmesinden yanayız. Bir kadının eşinden ayrıldığında eşinin onu tapulu bir eşya gibi görmemesinden yanayız. Cadde de sokakta eşi tarafından bıçaklanan dövülen vurulan kadınlarımızın bu durumlara düşmeden düşürülmeden haklı talepleri olan korunma tedbirlerinin alınmasından, sığınma evlerinin yayğınlaşması ve caydırıcı cezaları verecek adaletten yanayız.

Alevi inancında Ana HAK’tır. Varoluşumuzun kaynağı yeryüzündeki cennetin en güçlü dinamiğidir. Analarımızın şahsında tüm emekçi kadınlarımızın günü kutlu olsun .
Aşk ile.

ALEVİ-KIZILBAŞ İNANCININ DEĞERLERİ İLE YÜZLEŞMEYEN ŞİİLEŞEN İSLAMCI ALEVİLER–İbrahim ERGİN

Alevilik ne tek milliyetin ne de tek bir coğrafyanın inançlarına sığmayacak kadar evrensel özellikli ve pek çok yerden pek çok değer almış ve bu dinamiklerle oluşmuş bir inanç biçimidir. Özcü yaklaşımlardan uzak durarak alevi kızılbaş inancının evrensel değerleriyle içselleştirmeliyiz.

İnançsal bilincimize en büyük darbeyi vuranlar; “biz en hakiki Müslümanız”, “biz islamın özüyüz” diyen hızır paşalar Ali kültü ve 12 imam sevgisi kutsanmasının dışında bu imamların şeriatından, tanrı algısından, yaşam tarzlarından uzak duruyorlar. 12 imamlar yaşamlarının sonuna kadar namaz kıldılar, kıldırdılar imamlık, hac yaptılar, ramazan orucu tuttular. İçimizdeki hızır paşalar bizlere yazdıkları kitaplarda anlattıkları masallarda alevi kızılbaş tarihi veya felsefi temellerini değil; Şİİ geleneğini mezhebinin yazılı kaynaklarını anlatarak Aleviliği Mekke Medineden arap tarihinden başlatıyorlar.
Bu yanlış 500 yıldır süren bir aldatmadır. Şii İmamiyenin yazılı kaynaklarından örneklemeler vererek kendi toplumumuz nasıl şiileştirildi. Öncelikle aleviliği bir din değil inanç olarak görüyorum. Çünkü İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlı başına din değil, ağırlıklı dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal vb.bir çok kavramları içinde barındırır.

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü ve inanç olarak kabul etmediği için Diyanet İşleri Başkanları Alevilik “kültürel eğilimdir inanç değildir, kültürel ögelerin belirgin olduğu bir anlayıştır” diye her demecinde yineledi, durdu..
Öbür yandan da birçok Türk-İslamcı yazarlar, din bilgini ve tarihçiler çeşitli tanımlar içinde Aleviliği Sünniliği ılımlılaştırarak zahiri İslam anlayışında birleştirmek ya da Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisi çerçevesinde Şiileştirmek çabası içindedir. Bunun kaynakları ilk olarak ;

Buyruk: Küçük ve büyük Buyruk olmak üzere değişik tarihlerde yazılmış Alevi ibadetini ve erkanını tarif eden kitap ve kitapçıklardır. İmam Cafer Buyruğu, Menakıb-ı Evliya, Fütüvvetname ve Menakıb-ül Esrar Behçet-ül Ahrar gibi adlarla da Aleviler arasında tanınan Buyruk hiç kuşkusuz Anadolu Aleviliğinin temelini oluşturan kaynak kitaptır. Abdülbaki Gölpınarlı ve Mehmet Fuat Köprülü’nün verdiği bilgilere göre Buyruk’un elimize geçen nüshaları 16. yüzyılda yazılmış. Şu ana kadar ele geçen en eski nüshanın Şah İsmail’in (Hatayi) oğlu Şah Tahmasb (1524-1576) zamanında Bısati tarafından yazıldığı biliniyor. İnancımıza ve kitabın önsözüne göre, buyruk 6. İmam Cafer Sadık`ın sözlerinden oluşuyor. (Alakası yok )

Nech-ül Belaga: Seyit Razi tarafından 984 yılında kaleme alındığı yazılmaktadır.
Hazreti Ali`nin değişik konular üzerine seçilmiş öğretici sözleri, hutbeleri, emirleri, mektupları ve tavsiyelerinden oluşan eser; Hz. Ali’nin Aleviler arasında yaygın olan kişiliğine yönelik çok sayıda bilgi ve görüşü içermektedir. Ancak eserin; Alevilerin gönüllerinde taht kurmuş Hz. Ali’yi tam olarak yansıttığı söylenemez. Her şeyden önce; Nec-ül Belaga’da, Hz. Ali`ye ait olduğu belirtilen sözlerin nasıl derlendiğine ilişkin ilk bilgiler yoktur. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden 323 yıl sonra Seyit Razi’nin oluşturduğu / topladığı bu kitapta O’na atfettiği sözler, rivayetlere dayandırılmıştır. Bazı hutbelerde üçten daha fazla rivayet aktarılmıştır. Rivayetlerin çoğu; artık o dönemde oluşmuş Şiilik penceresinden Hz. Ali`yi anlama, kavrama ve anlatmaya yöneliktir. Bütün bunlara rağmen; o çağda Seyit Razi`nin yaptığı bu çalışma önünde eğilmek gerekir. Kitapta Hz. Ali`ye atfedilen ve O`nun Alevilerde taht kurmuş kişiliğine yaraşır sayısız vecize (hikmetli söz) ve yol gösterici tavsiyeleri vardır. Namaz Hac, şeriat hakkında ki düşünceleri, kadın hakkında ki düşünceleri ise şuan şeriat ile yönetilen ülkelerin ve günümüz türkiyesinde ki iktidarın kadına bakışı ile aynıdır. Bunu bizzat Nech-ül Belaga dile getirmiştir.

Hutbetu`l- Beyan:
Hz. Ali`ye atfedilen ve içerik olarak Alevileri etkileyen bir diğer eser de Seyyid Hüseyin İbn Seyyid Gaybi’nin 15. Yüzyılda kaleme aldığı Hutbetu’l Beyan (Hz. Ali’nin Hikmetleri)dir. Aleviler bu kitabı ad olarak tanımasalar bile; içeriği kuşaktan kuşağa ve bazen yeni yorumlar katarak zamanımıza kadar getirmişlerdir. Ancak bu kitapta da Alevilerin algıladıkları Hz. Ali’ye uygun düşmeyen Sünni ve Şii yorumları yer almaktadır. Örneğin; eseri Türkçeleştiren Yağmur Say`ın eser hakkında verdiği bilgilerde; “…Kabir azabı görmek istemeyen, Münkir ve Nekir`e kolay cevap vermek isteyen, Hakk`ın rahmetine erişmek isteyen, cennet isteyen, huri dileyen Kuran okusun.” Hz. Ali`nin dilinden nakledildiği yazılmaktadır. Halbuki; Hz. Ali Alevilerce “huri dileyen” bir topluluğun değil güruh-ı naci`ye ulaşmak isteyen yani; kamilleşmeyi amaçlayan insanların inanç önderi olduğuna inanırlar.

Bu yayınların yüzlercesi iranda, Irakta, Mısırda, Yemen de mevcut Öz olarak bu yüzlerce yayınlarda şii ve sünni hadiscilerin fikir birliği olduğu tek konu Ali ve 12 imamların son nefeslerine kadar tam bir müslüman gibi yaşadıklarını şeriatın tüm kurallarına uyduklarını Aleviliğin öğretisinin onların yaşamlarına tam tersi olduğu ve yazdıkları kitaplarda buna vurgu yaptıkları görülür.

Aleviliğin içine Ali ve 12 imam kavramları 15 ve 16 yy itibaren Şah İsmail ile birlikte girmeye başlamıştır. Ondan önceki alevi ozanlarının pirlerinin dilinde ve söylemlerinde, şiirlerinde bunlar geçmemiştir. Hak Muhammed Ali üçlemesi Hurufilikle girmiştir. 15 yy önce ki hiç bir bir şiirde bu üçleme geçmez.

Dolayısıyla biz Alevilik üzerine çalışan aydınlar olarak Aleviliği islam üzerinden tanımlamak gibi çok dar ve tuzaklı bir alana sıkıştırmamalıyız. Aleviliğin tarihsel önderleri pirleri ozanları kendi otantik değerleri içinde yaşama biçimi ve bilinci de Aleviliğin Müslümanlıktan başka bir şey olduğunu gösteriyor. Bu anlamda Aleviliğin bir islam mezhebi değil ayrı bir teolojiye sahip ayrı bir yol olduğunu gösteriyor. Kul Nesiminin şiirinde ki gibi;

“Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”

Çoğu alevi canlar şunu düşünebilir Ali ve 12 imam olmadan Alevilik olur mu ?
Einstein ın bir sözü vardır “Önyargıları değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur” Hünkarın sözü ile devam edelim “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” alevi canlara soruyorum geleneksel koşullarda babadan, atadan dededen duyduklarımızı bilimin terazisinde tarttığımızda ne kadarı yaşamımızda kalacaktır. İslamın Ortodoks anlayışına sahip önderlerinden savaşçılarından birisi olan Ali “nin portresine dair belge ve bilgiler vardır. Bu belge ve bilgilerle yüzleşmekten kaçan bir alevi çağdaş bir alevi olamaz. Bu tartmayı yapmadığımız sürece şeriatı yaşama biçimi olarak alıp son nefesine kadar namaz ve ibadet ile geçiren Ali’ye doğru daha da gericileşiriz.

Değerli canlar Aleviliği kendi kaynaklarından tarihsel şekillenişinden inanç önderleri kaynağından baktığımızda Aleviliğin felsefi temellerini ve yolunun islam ile bağdaşmadığını göreceksiniz. Örnek vermek gerekirsek;

Anadolu halkı şeriatçı baskılara direnebilmek için islamın içinden ezilen önderleri sahiplenmiş onları meşrutiyet dayanağı olarak kullanmış ama asla yaşadığı ve yaptığı inandığı inancı örnek almamıştır.
Camiye hacca gitmemiş, kuran okumamış ramazan tutmamış, haremlik selamlık uygulamamış, şeriat hukukuna uymamış, içki yasağını uygulamamış, cennet cehenneme inanmamış, cihadı savunmamış 72 inanca saygı göstermiş. Tanrıya kulluğu reddetmiş, tanrıyı kendinde özdeşleştirerek hümanist bir tanrı imgesi belirlemiştir. Kabesi Mekke değil insan olmuştur. Dans müzik semah cemlerimizde devam etmiştir.

Son söz olarak canlar inancımızın içini boşaltmaya çalışan hızır paşalar; Hallacı Mansurların, Yunusların, Hünkar Hace Bektaşların kemiklerini sızlatmaktan vazgeçsinler. Aleviliğin gerici islam şeriatına ve Şiiliğe doğru itilmesi ve içini boşaltılması ve değerlerimizin yitirilmesi çok kötü sonuçlar ve sapmalar meydana getirebilir.

Türkiyemizde islamın özüyüz safsatasıyla aleviliği savunmaya çalışanların inancımızı Kur’an ile açıklamaya çalışanların Ali’yi 12 imamları şii uzmanlar ve bu konunun uzmanı türk teoloklarının kaynaklarından okumalarını; bu gerçeklerden kaçmamalarını ve yüzleşmelerini tavsiye ederim.

Aşk ile canlar..
1 2 3 8