Genel

1 2 3 7

ANA HAKK’TIR SEN BU SIRRA ERDİN Mİ — İbrahim ERGİN

Türkiye toplumunun eril, ataerkil bir dille yönetilmesi son 17 yıldır kadınların kamusal alandan dışlanmaları, özel alana sıkıştırılmaları ve eve hapsedilmeleriyle; eğitim, siyaset ve kamusal alanların kaybını da birlikte getirdi.

Eğitimde ki cinsiyet eşitsizliğinin nasıl pekiştirildiğini devletin bürokrasisini örümcek ağı gibi saran dini cemaatlerin kız çocuklarının rollerinin ev hanımı, anne, çocuk bakımı, mutfak ve yatak odasından ibaret olduğunu gösteren açık veya üstü örtülü mesajlar vermeleri, ders kitaplarında ki her buluşun, bilim kadınlarından hala bilim adamı olarak bahsetmeleri, bilimsel teorilerin, ekonomiyi yönetenlerin, devleti kuranların hepsinin erkek olduğu özellikle vurgulanır.

Kadınların iş hayatında yükselmesini dikey ayrışım ve cam tavan ve sızdıran boru hattı diye adlandırılan engellerle eril bölge olduğunun sürekli vurgulanması kadınlarımızın kanatlarının kesilmesine yol açmıştır.

Siyasi düşüncede kamusal alan ve özel alan ayrımı siyasetin salt erkeklerin işi olduğu kadınların biyolojik özellikleri aile içindeki rolleri ile siyasette olmalarını negatif olarak etkilemektedir.
Kadınların siyasete katılmalarını olumsuz yönde etkileyen kültürel ideolojik sebeplerdir. Kültürel değerler ve gelenekler erkekleri siyasi aktörler olarak onaylayıp, kadınları özel alanda ki çeşitli yükümlülüklere yöneltmektedirler. Siyasetin erkek işi olduğuna dair algı siyasete girecek kadınları yüreklendirmemektedir. Kadınların güncel durumları ve sosyo ekonomik anlamda dezavantajlı konumları da onların siyasete katılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Siyaset için gerekli eğitim, para, profesyonel iş hayatı ve sosyal ağlar açısından kadınlar dezavantajlı nedeni ise ev içine hapsolan kadına yüklediğimiz sorumluluklar siyasi hayata girmesine engel teşkil eden ikinci ana sorundur.

Siyasi kurumların kadınların siyasete katılımını zorlaştırıcı ve siyasi kültür erkek egemen anlayışa hizmet etmektedir. Parlamento yapısı, seçim sistemi, kadın kotası Hukuk dili, soksak dili hepsi etkilidir.
Kadının eğitim ve siyasetin önündeki engellerin kalkması için toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin nedeni olan CEHALET in ortadan kaldırmalıyız. Bunun yolu ise kadın odaklı BİLİNÇ YÜKSELTME eğitimleri verilerek yeniden canlılık dinamizm katılmalıdır. Kadınların da erkeklerin sahip oldukları hakları özellikle de eşit eğitim olanaklarını kazandıklarında toplumdaki cinsiyet ayrımcılığı ortadan kalkacaktır. Burada pozitif ayrımcılık stratejileri uygulanarak fırsatların eşitliği yerine, sonuçların eşitliğini gözeten stratejiler uygulamak, kadın temsili açısından daha verimli sonuçlar alınacaktır. Bu yaklaşım ile kadını yasa yapıcı olarak siyasette daha etkin eğitim de belirleyici olarak görebileceğiz.

Ülkemizde kadınların cinsiyet ayrımı yapılmadan çalışmasından, üretmesinden yanayız. Ülkemizde kadınlarımızın tek başına evlerinde yaşamalarından, gülmesinden, rahatlıkla gezmesinden, özgür iradesini kullanarak bir kadının sosyal yaşamın 24 saatini kullanabilmesinden, gerici yobazların pis nefislerini dışarı çıkartamayacak kanunların çıkmasından yanayız. Bürokrasinin her aşamasında engeller olmadan yükselmesinden yanayız. Bir kadının eşinden ayrıldığında eşinin onu tapulu bir eşya gibi görmemesinden yanayız. Cadde de sokakta eşi tarafından bıçaklanan dövülen vurulan kadınlarımızın bu durumlara düşmeden düşürülmeden haklı talepleri olan korunma tedbirlerinin alınmasından, sığınma evlerinin yayğınlaşması ve caydırıcı cezaları verecek adaletten yanayız.

Alevi inancında Ana HAK’tır. Varoluşumuzun kaynağı yeryüzündeki cennetin en güçlü dinamiğidir. Analarımızın şahsında tüm emekçi kadınlarımızın günü kutlu olsun .
Aşk ile.

ALEVİ-KIZILBAŞ İNANCININ DEĞERLERİ İLE YÜZLEŞMEYEN ŞİİLEŞEN İSLAMCI ALEVİLER–İbrahim ERGİN

Alevilik ne tek milliyetin ne de tek bir coğrafyanın inançlarına sığmayacak kadar evrensel özellikli ve pek çok yerden pek çok değer almış ve bu dinamiklerle oluşmuş bir inanç biçimidir. Özcü yaklaşımlardan uzak durarak alevi kızılbaş inancının evrensel değerleriyle içselleştirmeliyiz.

İnançsal bilincimize en büyük darbeyi vuranlar; “biz en hakiki Müslümanız”, “biz islamın özüyüz” diyen hızır paşalar Ali kültü ve 12 imam sevgisi kutsanmasının dışında bu imamların şeriatından, tanrı algısından, yaşam tarzlarından uzak duruyorlar. 12 imamlar yaşamlarının sonuna kadar namaz kıldılar, kıldırdılar imamlık, hac yaptılar, ramazan orucu tuttular. İçimizdeki hızır paşalar bizlere yazdıkları kitaplarda anlattıkları masallarda alevi kızılbaş tarihi veya felsefi temellerini değil; Şİİ geleneğini mezhebinin yazılı kaynaklarını anlatarak Aleviliği Mekke Medineden arap tarihinden başlatıyorlar.
Bu yanlış 500 yıldır süren bir aldatmadır. Şii İmamiyenin yazılı kaynaklarından örneklemeler vererek kendi toplumumuz nasıl şiileştirildi. Öncelikle aleviliği bir din değil inanç olarak görüyorum. Çünkü İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlı başına din değil, ağırlıklı dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal vb.bir çok kavramları içinde barındırır.

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü ve inanç olarak kabul etmediği için Diyanet İşleri Başkanları Alevilik “kültürel eğilimdir inanç değildir, kültürel ögelerin belirgin olduğu bir anlayıştır” diye her demecinde yineledi, durdu..
Öbür yandan da birçok Türk-İslamcı yazarlar, din bilgini ve tarihçiler çeşitli tanımlar içinde Aleviliği Sünniliği ılımlılaştırarak zahiri İslam anlayışında birleştirmek ya da Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisi çerçevesinde Şiileştirmek çabası içindedir. Bunun kaynakları ilk olarak ;

Buyruk: Küçük ve büyük Buyruk olmak üzere değişik tarihlerde yazılmış Alevi ibadetini ve erkanını tarif eden kitap ve kitapçıklardır. İmam Cafer Buyruğu, Menakıb-ı Evliya, Fütüvvetname ve Menakıb-ül Esrar Behçet-ül Ahrar gibi adlarla da Aleviler arasında tanınan Buyruk hiç kuşkusuz Anadolu Aleviliğinin temelini oluşturan kaynak kitaptır. Abdülbaki Gölpınarlı ve Mehmet Fuat Köprülü’nün verdiği bilgilere göre Buyruk’un elimize geçen nüshaları 16. yüzyılda yazılmış. Şu ana kadar ele geçen en eski nüshanın Şah İsmail’in (Hatayi) oğlu Şah Tahmasb (1524-1576) zamanında Bısati tarafından yazıldığı biliniyor. İnancımıza ve kitabın önsözüne göre, buyruk 6. İmam Cafer Sadık`ın sözlerinden oluşuyor. (Alakası yok )

Nech-ül Belaga: Seyit Razi tarafından 984 yılında kaleme alındığı yazılmaktadır.
Hazreti Ali`nin değişik konular üzerine seçilmiş öğretici sözleri, hutbeleri, emirleri, mektupları ve tavsiyelerinden oluşan eser; Hz. Ali’nin Aleviler arasında yaygın olan kişiliğine yönelik çok sayıda bilgi ve görüşü içermektedir. Ancak eserin; Alevilerin gönüllerinde taht kurmuş Hz. Ali’yi tam olarak yansıttığı söylenemez. Her şeyden önce; Nec-ül Belaga’da, Hz. Ali`ye ait olduğu belirtilen sözlerin nasıl derlendiğine ilişkin ilk bilgiler yoktur. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden 323 yıl sonra Seyit Razi’nin oluşturduğu / topladığı bu kitapta O’na atfettiği sözler, rivayetlere dayandırılmıştır. Bazı hutbelerde üçten daha fazla rivayet aktarılmıştır. Rivayetlerin çoğu; artık o dönemde oluşmuş Şiilik penceresinden Hz. Ali`yi anlama, kavrama ve anlatmaya yöneliktir. Bütün bunlara rağmen; o çağda Seyit Razi`nin yaptığı bu çalışma önünde eğilmek gerekir. Kitapta Hz. Ali`ye atfedilen ve O`nun Alevilerde taht kurmuş kişiliğine yaraşır sayısız vecize (hikmetli söz) ve yol gösterici tavsiyeleri vardır. Namaz Hac, şeriat hakkında ki düşünceleri, kadın hakkında ki düşünceleri ise şuan şeriat ile yönetilen ülkelerin ve günümüz türkiyesinde ki iktidarın kadına bakışı ile aynıdır. Bunu bizzat Nech-ül Belaga dile getirmiştir.

Hutbetu`l- Beyan:
Hz. Ali`ye atfedilen ve içerik olarak Alevileri etkileyen bir diğer eser de Seyyid Hüseyin İbn Seyyid Gaybi’nin 15. Yüzyılda kaleme aldığı Hutbetu’l Beyan (Hz. Ali’nin Hikmetleri)dir. Aleviler bu kitabı ad olarak tanımasalar bile; içeriği kuşaktan kuşağa ve bazen yeni yorumlar katarak zamanımıza kadar getirmişlerdir. Ancak bu kitapta da Alevilerin algıladıkları Hz. Ali’ye uygun düşmeyen Sünni ve Şii yorumları yer almaktadır. Örneğin; eseri Türkçeleştiren Yağmur Say`ın eser hakkında verdiği bilgilerde; “…Kabir azabı görmek istemeyen, Münkir ve Nekir`e kolay cevap vermek isteyen, Hakk`ın rahmetine erişmek isteyen, cennet isteyen, huri dileyen Kuran okusun.” Hz. Ali`nin dilinden nakledildiği yazılmaktadır. Halbuki; Hz. Ali Alevilerce “huri dileyen” bir topluluğun değil güruh-ı naci`ye ulaşmak isteyen yani; kamilleşmeyi amaçlayan insanların inanç önderi olduğuna inanırlar.

Bu yayınların yüzlercesi iranda, Irakta, Mısırda, Yemen de mevcut Öz olarak bu yüzlerce yayınlarda şii ve sünni hadiscilerin fikir birliği olduğu tek konu Ali ve 12 imamların son nefeslerine kadar tam bir müslüman gibi yaşadıklarını şeriatın tüm kurallarına uyduklarını Aleviliğin öğretisinin onların yaşamlarına tam tersi olduğu ve yazdıkları kitaplarda buna vurgu yaptıkları görülür.

Aleviliğin içine Ali ve 12 imam kavramları 15 ve 16 yy itibaren Şah İsmail ile birlikte girmeye başlamıştır. Ondan önceki alevi ozanlarının pirlerinin dilinde ve söylemlerinde, şiirlerinde bunlar geçmemiştir. Hak Muhammed Ali üçlemesi Hurufilikle girmiştir. 15 yy önce ki hiç bir bir şiirde bu üçleme geçmez.

Dolayısıyla biz Alevilik üzerine çalışan aydınlar olarak Aleviliği islam üzerinden tanımlamak gibi çok dar ve tuzaklı bir alana sıkıştırmamalıyız. Aleviliğin tarihsel önderleri pirleri ozanları kendi otantik değerleri içinde yaşama biçimi ve bilinci de Aleviliğin Müslümanlıktan başka bir şey olduğunu gösteriyor. Bu anlamda Aleviliğin bir islam mezhebi değil ayrı bir teolojiye sahip ayrı bir yol olduğunu gösteriyor. Kul Nesiminin şiirinde ki gibi;

“Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”

Çoğu alevi canlar şunu düşünebilir Ali ve 12 imam olmadan Alevilik olur mu ?
Einstein ın bir sözü vardır “Önyargıları değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur” Hünkarın sözü ile devam edelim “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” alevi canlara soruyorum geleneksel koşullarda babadan, atadan dededen duyduklarımızı bilimin terazisinde tarttığımızda ne kadarı yaşamımızda kalacaktır. İslamın Ortodoks anlayışına sahip önderlerinden savaşçılarından birisi olan Ali “nin portresine dair belge ve bilgiler vardır. Bu belge ve bilgilerle yüzleşmekten kaçan bir alevi çağdaş bir alevi olamaz. Bu tartmayı yapmadığımız sürece şeriatı yaşama biçimi olarak alıp son nefesine kadar namaz ve ibadet ile geçiren Ali’ye doğru daha da gericileşiriz.

Değerli canlar Aleviliği kendi kaynaklarından tarihsel şekillenişinden inanç önderleri kaynağından baktığımızda Aleviliğin felsefi temellerini ve yolunun islam ile bağdaşmadığını göreceksiniz. Örnek vermek gerekirsek;

Anadolu halkı şeriatçı baskılara direnebilmek için islamın içinden ezilen önderleri sahiplenmiş onları meşrutiyet dayanağı olarak kullanmış ama asla yaşadığı ve yaptığı inandığı inancı örnek almamıştır.
Camiye hacca gitmemiş, kuran okumamış ramazan tutmamış, haremlik selamlık uygulamamış, şeriat hukukuna uymamış, içki yasağını uygulamamış, cennet cehenneme inanmamış, cihadı savunmamış 72 inanca saygı göstermiş. Tanrıya kulluğu reddetmiş, tanrıyı kendinde özdeşleştirerek hümanist bir tanrı imgesi belirlemiştir. Kabesi Mekke değil insan olmuştur. Dans müzik semah cemlerimizde devam etmiştir.

Son söz olarak canlar inancımızın içini boşaltmaya çalışan hızır paşalar; Hallacı Mansurların, Yunusların, Hünkar Hace Bektaşların kemiklerini sızlatmaktan vazgeçsinler. Aleviliğin gerici islam şeriatına ve Şiiliğe doğru itilmesi ve içini boşaltılması ve değerlerimizin yitirilmesi çok kötü sonuçlar ve sapmalar meydana getirebilir.

Türkiyemizde islamın özüyüz safsatasıyla aleviliği savunmaya çalışanların inancımızı Kur’an ile açıklamaya çalışanların Ali’yi 12 imamları şii uzmanlar ve bu konunun uzmanı türk teoloklarının kaynaklarından okumalarını; bu gerçeklerden kaçmamalarını ve yüzleşmelerini tavsiye ederim.

Aşk ile canlar..

İSLAMA SIĞMAYAN KUTSALIMIZ HIZIR–İbrahim ERGİN

Hızırın suyu benim

Abı Hayat bendedir
Kevserden içen gelsin
Kadri Berat bendedir.
Muhiddin Abdal

Alevi kızılbaş inancında cem’e gelmek miraçtır. Pirin eşiğini yoklamak hactır. Kabemiz insandır. Okunması gereken en büyük kitap insandır. Ruhsal olgunlaşmanın aşama aşama gerçekleştiği , dede ve zakirin açtığı muhabbetlerle kutsi atmosfere gelen canların gönüllerine giren lokmalar can kulağı ile teması sağlanır.

Zakir zikr eden an’an yad eden olarak kaydettiği ,çağırdığı ve iletmeye çalıştığı ritüelini geçmişle bugünü birleştirmekle tekrarını sağlayarak dün ile bugün arasında köprü kurarak kültürel belleğin canlı diri kalmasını sağlar. Kültürel belleğin korunmasında güncellenmesinde en büyük aktör zakirdir. Çünkü hatırlayan ,tekrarlayan ,canlandıran bağlama ile aracılık edip bugüne aktaran kollektif hafızasını ayakta tutan bu sayede toplumsal kimliğin inşaasında ve korunmasında birinci derece misyon üstlenen kurumsal yapılar ve dinamiklerimiz’’ Dede ve Zakir’’dir. Ehli Haklarda zakir; Kelamhanlık ismi ile karşımıza çıkar.

Hızır ayında olmamız dolayısıyla tutulan oruçlar ,yapılacak cemlerde hızır kavramının içini boşaltacak onu semavi dinlerin bir aktörü yapacak söylemlerden ve tuzaklardan uzak durulmalıdır. Çünkü semavi dinlerin özellikle islamiyete sığmayan kutsalımız hızırdır. Onu islamiyetin motif ve sembolleriyle boğarak anlattığımızda baskın dinin söylemleri ile elimizden kayıp gidecektir.

Hızır veya Bozatlı Hızır kimliği alevilik de makamı ,cemi olan zor zamanlarda yardım istenen ,gülbanklarda, nefeslerde en çok adı geçen büyük bir kutsallıktır. Onun adına yapılan törenler ,ritüeller yeni kuşağa anlatılmalı bu çoşkuyu heyecanı yaşamaları için bu aylar iyi değerlendirilmelidir. Verilen bilinç asimilasyondan ve kimlik kaybının yaşanmasını engelleyecek en güçlü silahtır.

Hızır orucu ile yeni bir doğuma gebe olduğunu , vardan var edene , doğan ve doğurana karşı şükran borcu için oruçlar tutulduğunu , Hızır orucunun zorlu bir yılın geride kaldığını ifade etmez, zor geçen kış şartlarının sona erdiği günleri işaret eder. İnsanların ,hayvanların canlıların kısacası doğa açısından dar günlerin aydınlığa çıktığının bir delili sağ salim ; ölmeden bahara ulaşabilmenin şükran borcu olarak Hızır orucu tutulur.

Hızır orucu ile ruhsal olgunluk ile manevi arınmayı sağlamış olup tertemiz bir beden ve el ile toprağımızı işlemeye ve hayata merhaba deriz.

Bu çoşkuyu sağlayacak yapı ise cem ibadetimizde on iki hizmet sahiplerinin birbirinin hızırı olup gelen canları kucaklaması ile mümkündür.

Dede ve zakir bu sürecin en önemli aktörleridir. Dili söylemleri ,nefesleri yerinde ve zamanında kullanabildiklerinde ceme giren ölü can cemden çıkan diri can olacaktır.

O zaman zamanın Hızırı olmaya varmısınız.?
Bozatlı Hızır yar yardımcınız olsun.

 

CENAZEDE BAĞLAMA (Saz) ÇALMAK–Abbas TAN

Geçtiğimiz günlerde Engin Nurşani isimli genç bir müzik insanını kaybettik.
Ailesine Hakka Yürüme Erkanında Bağlama (saz) eşliğinde Nefesler okunmasını söylemiş.
Aile, Ülkenin tanınmış Alevi sanatçılarından bir kısmını çağırmış yada adı geçen sanatçılar erkanda Bağlamaları ile hazır bulunmuşlar ve gerek sanatçılar gerekse katılımcılar Hakka Yürüme Erkan’ı beklerken CENAZE NAMAZI uygulanmış.

Alevilikle ilgisi alakası olmayan bir uygulamayı cübbeli bir şahıs verilen emir gereği! yerine getirdi.
Sanatçıların bir kısmı devreye girerek Bağlama eşliğinde nefesler okuyarak durumu kurtarmaya çalıştılar.

Bu uygulama farklı şekillerde tartışıldı ve tartışmalar devam etmektedir.
Birincisi;
Cenazede saz çalınır çalınmaz tartışması.
İkincisi;
Alevi Hakka Yürüme Erkanlarında Kuran okunup olunmayacağı. (Alevi cenazelerinde kuran okunmaz,Erkannameler,Gülbanglar okunur).
Üçüncüsü;
Hakka Yürüme/uğurlama Erkanlarında bağlama çalıp nefesler okuyan sanatçılara yapılan hakaretler.
Dördüncüsü;
Yapılan hakaretler karşısında sessiz kalan diğer sanatçılar,Alevi kurum yöneticileri,Alevi Dede/analar ve aydınlar sonra da Aleviler ve Alevi dostları. Alevi inanç öğretisini ve Erkanları bilmeyen,Alevilikte bağlamanın,sanatın yerini bilemeyen insanların tepkisi.

İnsanlar Aleviliği yeterince bilmediklerinden eleştiri getirmeleri yada son yüz yıl içerisinde Asimilasyona uğramış Alevilerin farklı yorumları olabilir.

Ancak hiç kimsenin kimseye hakaret etme hakkı da yoktur,haddine de değildir.
Bir zavallının sanatçılara cenazede bağlama çaldıkları için hakaret ve tehdit etmesi tüm Alevilere ve yola hakaret sayılması olarak değerlendirilmelidir.

Çok iyi bilinmelidir ki Alevilik,

* İlimi, bilimi, sanatı, kültürü, edebiyatı içerisinde barındıran bir doğa inancıdır.

* Kurallarını kendiler belirler,kendileri uygularlar.

* Bir başkasının önerisine ihtiyacı da yoktur.

* Bağlama konusunu herkes zaman içerisinde anlayacak ve öğreneceklerdir.

* Bir Alevi bireyin yaşamının her alanında (doğumdan Hakka yürüyene hatta sırlama bitinceyene kadar) Bağlama vardır.

Hakaret edilen sanatçılar yakınlarının cenazelerinde bağlama çaldıkları için hakaret işittiler.
Ben de o sanatçıları kutluyorum.

Yüreklerine gönüllerine sağlık.Diğer Alevi sanatçılara da çağrıda bulunuyorum.
Gittiğiniz her Alevi cenazesinde bağlamanız yanınızda olsun.
Bağlamanın, sanatın Alevilikteki yerini bilmeyen Alevilere de çağrım var.
Lütfen Aleviliği (birilerinin dayattığı Aleviliği değil) öğrenelim,öğretelim.
Aşk ile.
Abbas Tan

ALEVİ KAMUOYUNA YİNE BAŞARAMADIK–İbrahim Ergin

Engin Nurşani canımız hakka yürüdü devri daim olsun. Ancak aleviliğin hakka yürüme Erkanı denen bir ritüeli var. Her şey erkannamede yazılıdır.
Bunu uygulayacak yetkin kişi dededir. Söyemleri açıklamaları gülbank ve okunacak devriyeler bellidir. Erkanda aleviliğe ters duruş davranış serdileyenleri uyarmak görevidir. Burada duygusal davranmayacak tek dinamik kendisidir.
Görüyoruz ki Engin Nurşani canımızın erkanında imam kılıklı biri söylemleri ile Aleviliğin erkanına meydan okuyarak , gelen canların saf tutmaları, el açarak islamist davranışlarla erkanı bitirmeleri alevi öğretisine erkanına uymamıştır.
Göz önünde olan toplumda karşılığı olan bir canın erkanında tam uygulanması gereken hakka yürüme erkanı yine bir canımızı alevice yaşayıp Sünnice sırlanmasına vesile olduk.Ve yine başaramadık.
Değerli canlar artık korkmayın çekinmeyin kendi canlarımızı sırlarken acılarımızı ayrı yaşayalım ama erkanımızda lütfen duygusal davranmayalım. Bu önemli erkanı yapacak donanımlı dedelerimize emanet edelim.
Aşk ile

 

ALEVİLİKTE “SIR” VE… — Hıdır ÇAM

Alevilerin cemlerde, demlerde en çok kullandıkları ve zahir aleme taşımadıkları bin yıllık “SIR” neydi acaba?

Alevilerin kutsadığı Ali, Muhammet, gerçekten kırklar cemine girip semah dönüp, dem alan Ali, Muhammet miydi?

Neden Anadolu Alevileri dışında hiçbir İslam aleminde bu ve buna benzer bilgilere rastlamıyoruz?
Bin yıldır bu bilgilerle donatılan Anadolu Alevileri gerçekten Müslüman mıydı?

Yani Hacı Bektaşi Veli ile Ebu Suud; Ya da Yavuz ile Pir Sultan aynı dinden miydi?

Ya da Aleviler de Müslüman’sa beş koşulun beşine de neden hiç uymadılar?

Ya da bunca Alevi katliamları niye yaşandı?

Ya da bizlere okullarda Yunan, Mısır tanrıları, Eski Asurlar’da din öğretilirken İslamiyet’ten önce, yani yaklaşık on dedemizden önce bizim dinimiz, inancımız yok muydu?

Varsa neydi?
Niye öğretilmedi?
Niye eski inancımızı değiştirdik?
Gönüllü mü değiştirdik?
Devlet erkinin bu yönde bir baskısı oldu mu?
Oldu ise eski inancında direnenler kimler? Kabul edenler kimler?

Ya da ilgi alanıma giren bir konu olan, Müslümanlık ‘ta “Yatır-ziyaret” kavramları kesinlikle yasak ve Allah’a şirkken, Alevi olsun, Sünni olsun Anadolu’nun her köyünde her dağında bunca dede-baba yatırları hangi inançtan kalma?

Buna benzer onlarca soru ve cevabı sıralasak onlarca kitaba sığmayabilir. Ama şimdilik sorumun özü, bin yıldır Alevilikte gizlenen “SIR” neydi?

Günümüzde sır faş olmadan, kılıf içinde kendini mi yok ediyor yoksa?
Bugüne kadar yola ait tüm bu bilgiler, sır içinde dedelerle ve ozanların nefesleriyle ulaştı bize?

Yukarıda sözünü ettiğim tüm bu çelişkileri aşağıda bir nefesle anlatmaya çalıştım
Biliyorum sekiz, on dörtlükle anlatmak mümkün değil.

Ama en azında kendi içimizdeki bu anlamsız, gereksiz ve de gönüller kıran tartışmalara bir nebze olsun ışık tutar, YOL gösterir umuduyla;
Aşk ile güzel canlar…

BİZ KİMİZ ?

Kendini dört yanda arama talip
Zebur, Tevrat, İncil, Kuran’da biziz
Miraçtan dönerken kırklar ceminde
Ol Nebiye demler sunan da biziz
Yokken dilimizde Ali, Muhammet
Hakk ile üçleyip ettik muhabbet
Bizde ki her isim sıra delalet
Sırı sır eyleyip, soran da biziz
Ali, Muhammet’i ettik müsahip
Canı cümlemizi eyledik talip
Böylesi yol için oldu müsait
Bu aklı irfanı bulan da biziz
Hakk’ın gölgesidir bizim Ali’miz
İsmiyle uğraşır akli delimiz
“Ne ararsan sende” derken Veli’miz
Dört kapı dolanıp yoran da biziz
Kim mihman olduysa, benzettik bize
Kutsayıp yamadık, kadim bir öze
Zahirde bambaşka göründük göze
Batında din, kitap, iman da biziz
Zahir aleminde söz bir başkadır
İkrar özümüzde, köz bir başkadır
Cemlerde sırlandık, yüz bir başkadır
Evveli, ahiri zaman da biziz
On dört bin senedir semah döneriz
Kandiller içinde yanıp söneriz
Yedi kat Miraç’a çıkar, ineriz
Ol Hakk’ın nefesi beyan da biziz
Okuduk insanda İlmi Ledün’ü
Gördük Hakikatı, örttük dördünü
Bir katre içinde bulduk bütünü
Kandilde nur olup duran da biziz
Deruni, faş etme sözün böylesi
Sır ile mest iken canın cümlesi
Enel Hakk demişiz, yoktur ötesi
Vahdeti mevcutta Rahman da biziz…

 

NUSAYRİLER YA DA ALEVİLER–Farhad DAFTARY


iÇiNDEKiLER

İsmaili Araştırmaları Enstitüsü—–7

Şii Mirası Dizisi—–9

Ônsöz—–11

Transliterasyon ve Tarihler Üzerine Not—–13

Kısaltmalar—–14

Giriş: Şii İslam Araştırmalarında İlerleme—–15

Şii İslamın Kökeni ve Erken Tarihi—–44

İsnaaşariler ya da Oniki İmamcılar—–80

İsmaililer—–136

Zeydiler—–186

Nusayriler ya da Aleviler—–222

Kaynakça—–243

Dizin—–281

Şİİ İSLAM TARİHİ
FARHAD DAFTARY
2014, ALFA Basım Yayın Dağıtım San. ve T ic. Ltd. Şti.
S.223-241

Nusayri Araştırmaları

S.223

Nizari İsmaililer örneğinde olduğu gibi, Haçlılar ve onların Batılı gözlemcileri, 6./12. yüzyılda Suriyeli Nusayrilerin kimliği hakkında bir şey bilmeden bu mezhebe mensup olanlarla ilişki kurmuştu. Avrupa’da Nusayrilere ilk bilimsel ilgi, Doğuya hiç gitmeyen, ama Nusayrileri doğru bir biçimde Şii bir mezhep olarak tanımlayan Barthelemy d’Herbelot’un (1625-1695) hazırladığı çığır açıcı oryantalizm ansiklopedisindeki “Rossairioun” maddesinde görüldü. (2) 1766’da Arabistan’a giderken El Nuseyriy-ye’den geçen Danimarkalı seyyah Carsten Niebuhr (1733-1815) olasılıkla Nusayri-lerle tanışan ve birinci elden doğru bilgi edinen ilk Avrupalıydı. (3) Sonraki on yıllarda, 1780′ lerde

2) Barthelemy d’Herbelot de Molainville, Bibliotheque orientale (Paris, 1697), daha sonraki dört edisyonla birlikte

.3) Carsten Niebuhr, Reisebeschreibung nach Arabien und andern umliegenden Länden (Zurich, 1 992), cilt 2 , s . 736-742; Fransızca çev., Voyage en Arabie (Amsterdam, 1780) , cilt 2, s. 357-361 .

S.224

Suriye’de bulunan Constantine de Volney (1757-1820) gibi bölgeye gelen başka Avrupalı seyyahlar, Avrupa kaynaklarında yaşadıkları dağlardan ötürü Ensariler olarak tarif edilen Nusayrilerle ilgili Niebuhr’un anlattıklarına yeni bir ayrıntı eklemedi. (4) İlk anlatımlar, Nusayrilerin kökeni ve dinsel öğretileri bakımından Özellikle kafa karıştırıcıdır.

  1. yüzyılın ilk on yıllarına gelindiğinde, Suriyeli Nusayrilerle ilişki kuran Avrupalı diplomatlar, dragomanlar, misyonerler ve seyyahlar, bu mezhep mensuplarının kendine özgü dinleri ve gelenekleriyle ilgili daha güvenilir bilgi toplama yönünde birkaç girişimde bulunmuştu. 1809 ile 1816 yılları arasında Fransa’nın Halep baş-konsolosu olan, Doğu araştırmalarına ilgi duyan ve oryantalistlerin o zamanki duayeni A. I. Silvestre de Sacy (1758-1838) ile yakın bir mesleki ilişkiyi sürdüren Jean Baptis-te Rousseau (1780-1831), İsmaililerin yanı sıra Nusayrilerin de varlığına, yerel gele-neklerine ve edebiyatlarına ciddi ve yaygın dikkat çeken herhalde ilk Avrupalıydı. 1810’da Rousseau, o zamanın Suriyeli Nusayrileri (ve İsmaililer) hakkında, doğrudan mezhep mensuplarından alınan çok değerli tarihsel, toplumsal ve dinsel ayrıntılar içe-ren bir rapor hazırladı. (5) Zaten bilinen bir gerçeği, Nusayrilerin çok sayıda kabileden oluştuğunu belirten Rousseau, tek bir şeyhin genel önderliği altında olduklarını, Müs-lümanlara ve İsmaililere düşman olduklarını, ama herhalde, İsa’nın ilahiliği öğretisini ödünç alıp Ali’ye uyguladıkları için Hıristiyanları tercih ettiklerini de ekledi.(6) Rousseau’ nun raporu, esas olarak de Sacy bağlantısından ötürü, Avrupa’nın oryantalist çevrelerinde geniş ilgi gördü. Bununla birlikte o sırada

4) Constantine F. C. de Volney, Travels through Syria and Egypt (Londra, 1787), cilt 2, s. 1-8.

5) Bkz. Jean Baptiste L. J. Rousseau, “Memoire sur l’Ismaelis et !es Nosaïris de Syrie, adresse a M. Silvestre de Sacy,” Annales des Voyages, 14 (1811), s. 271 -303 (Nusayriler s. 292 -303), de Sacy’nin bazı açıklayıcı notlarını da içerir. Bu rapor, daha sonra Rousseau’nun Memoire sur les trois plus fameuses sectes du Musulmanisme; les Wahabis, les Nosairis et les Ismaelis başlıklı genişletilmiş eserinin içine alındı (Paris, 1818). Ayrıca bkz. John L. Burckhardt, Travels in Syria and the Holy Land (Londra, 1 822), s.150- 156.

6) Rousseau, “Memoire” (1811) , s . 300-301.

S.225

Nusayriler hala yanlış bir biçimde gayrimüslim, hatta Karmatilerle özdeş algılanıyor-lardı. Nusayrilerin Karmati olduklarını savunan de Sacy, Karmatilerin bir alt bölümünü temsil etme olasılığını da göz önüne alıyordu. (7)

 

Daha sonra 1840’larda Prusya’nın Suriye başkonsolosluğunda memur ve dragoman olarak çalışan Joseph Catafago, Nusayri literatürüne ulaşan ilk Avrupalıydı. Nusayri bir metnin, Ebu Said Meymun b. Kasım el-Taberani’nin Kitabü ‘l-Mecmu ‘u’l-ayad’ının

(Bayramlar Kitabı) bir kopyası ile Nusayri bir ilmihalin, Kitab te’âlim diyâneti ‘n-Nusay-riyye’nin elyazmasını edindi. (8) Catafago, geniş bir Nusayri metinler seçkisine ulaştı ve Batıdaki ilk Nusayri eserler kaynakçası sayılabilecek derlemeyi hazırladı.(9) Aslın-da Nusayri dini konusunda, de Sacy’nin Dürzi dini üzerine anıtsal eserine denk kap-samlı bir monografi yazma niyetindeydi -hiç gerçekleşmeyen bir arzu. 1850’lerde Kuzey Suriyeli Nusayrilerin arasına yerleşen Anglikan misyoner Samuel Lyde (1825- 1860), yukarıda sözü edilen ve ortaya çıkarılan ilk Nusayri eser olan ilmihalin ve baş-ka bir metnin (Kitabü ‘l meşihat) İngilizce çevirisini çıkardı. (10) Daha önce Lyde’nin kendisi, Nusayriler üzerine yanlışlar içeren bir kitap yazmıştı. (11) Sözde Ensariler üzerine olgusal ayrıntılardan yoksun büyük bir eser çıkaran Frederick Walpole (1822- 1876) gibi, (12) dönemin

7) Bkz. de Sacy’nin notları, Rousseau, “Memoire” (1811) içinde, s. 292-293, 303, Nusayriler üzerine kısa bir bölüm de içeren Dürziler üzerine büyük eserinde tekrarlanan bir görüş; bkz. de Sacy’s Expose de la religion des Druzes (Paris, 1 838), cilt 2 , s . 560-586.

8) Bkz. J. Catafago, “Netice sur !es Anseriens,” Journal Asiatique, 4. seri, 11 (1848), s.149-168; “Lettre de M. Catafago a M. Mohl,” Journal Asiatique, 4. seri, 12 (1848), s. 72-78.

9) Bkz. J. Catafago, “Nouvelles melanges,” Jo urnal Asiatique, 7. seri, 8 (1876), s. 523-525, kırk kadar Nusayri eseri sıralar.

10) Bkz. S. Lyde, The Asian Mystery: Illustrated in the History, Religion, and Present State of the A nsaireeh or Nusairis of Syria (Londra, 1860), s. 233-269 (Kitab al-mashyakha) ve s. 271- 281 (Kitab ta’lim). Söz konusu Nusayri ilmihalin tam metni ve İngilizce çevirisi için bkz. Bar-Asher ve Kofsky, Nusayri- ‘Alawi Religion, s. 163-221.

 

11) S. Lyde, The Ansyreeh and the Ismaeleeh (Londra, 1853).

12) F. Walpole, The Ansayrii, (or Assassins) with Travels in the Further East, in 1850-51 (Londra, 1851) , 3 cilt.

 

S.226

 

diğer Avrupalı seyyahları da, anlaşılan, Nusayrilerin gerçek kimliğinin farkında değil-diler ve onları çoğu kez İsmaililerle, Dürzilerle, Kürtlerle ya da başka dinsel ve etnik gruplarla karıştırdılar.

Nusayrilerin çeşitli dinsel öğretileri ve pratikleri ile cemaate kabul törenine ilişkin tasvirlerle birlikte bazı Nusayri metinler içeren bir kitabın, el-Bakuretü ‘s-Süleymâniy-ye’nin 1864’te Beyrut’ta yayımlanması, modern Nusayri araştırmalarında önemli bir kilometre taşıydı. Bu kitabın yazarı dönek bir Nusayri, Süleyman Efendi el-Azeni’ydi. (13) 1250/1834’te Adana’da doğan Süleyman, Nusayri öğretileri konusunda alim oldu, hatta kendi cemaatinde şeyh rütbesi bile aldı. Ne var ki, daha sonra Hıristiyanlı-ğa döndü ve Beyrut’a yerleşti; Nusayrileri çürütme amacıyla kitabını orada yazdı. Süleyman sonunda kanıp kendi köyüne geri döndü ve orada eski dindaşları tarafın-dan din değiştirdiği için öldürüldü. Çok rağbet gören bu kitabı ilk önce Edward Salis-bury (1814-1901) oryantalistlerin dikkatine sundu; Yale Üniversitesinde Arapça profe-sörü olan Salisbury, Suriye’deki Amerikalı misyonerlerin çabasıyla kitabın bir kopya-sını edinmişti. Suriye’den benzer yolla İsmaili bağlantılı bazı metinler de edinen

Salisbury, bir makalesinde Süleyman’ın kitabından bir bölümün İngilizce çevirisini sundu. (14) Aynı kitap, Suriye’ye özel ilgi duyan ve 1900’de Nusayrilerin tarihi ve dini üzerine ilk bilimsel kitabı (15) yayımlayan Fransız oryantalist Rene Dussaud (1868-1958) için de önemli bir kaynak işlevi gördü; Dussaud’nun kitabı, o sırada Avrupa’da bilinen Nusayri kaynakların kapsamlı bir kaynakçasını ve konuyla ilgili çeşitli türden incelemeleri kapsamaktaydı. (16) 20. yüzyılın başına gelindiğinde, çeşitli Nusayri Elyazmaları Paris’teki Bibliotheque Nationale’in ve diğer Avru-

 

13) Sulayman Efendi al-Adhani, Kitab al-bakura al-Sulaymaniyya fi kashf asrar al-diyana al-Nusayriyya (Beyrut, [ l 864]; yeniden basım, Beyrut,1988; yeniden basım, Kahire, 1 4 1 0/ l 990).

 

14) Edward E. Salisbury, “The Book of Sulaimiin’s First Ripe Fruit, Disclosing the Mysteries of the Nusairian Religion, by Sulaimiin Effendi of Adhanah: with Copious Extracts,” JAOS, 8 ( 1 866), s. 227 -308.

15) R . Dussaud, Histoire et religion des Nosairis (Paris, 1900).

16) A .g.e. , s . xiii-xxxv.

 

S.227

 

pa kütüphanelerinin koleksiyonlarına girmenin yolunu bulmuş, Nusayri araştırmala-rında daha fazla ilerlemeye sağlam bir temel sunmuştu. Ne var ki, Louis Massignon (1883-1962) kendi Nusayri kaynakçasını yayınladığı 1939’da, (17) bu alandaki araş- tırmaların durumu, Dussaud’nun monografisinde sunduğunun ötesine çok geçmemiş-ti. Massignon, İslamdaki batıni-tasavvufi geleneklere duyduğu ilgi nedeniyle, Nusayri-lerin kökeni üzerine kendine özgü düşüncelerini sunan birkaç kısa makale yazdı. (18)

 

Bununla birlikte 1940’lara gelindiğinde, Hamburg Üniversitesinde Şii İslamla ve onun değişik tezahürleriyle özel olarak ilgilenen Rudolf Strothmann (1877- 1960), Nusayri araştırmalarına önemli katkılarda bulunmaya başlamış ve çok sayıda Nusayri metni Almancaya çevirmişti. (19) Yine de Nusayri araştırmaları, o sırada eşi görülmemiş bir atılıma tanık olan İsmaili ve Zeydi araştırmalarıyla karşılaştırıldığında, oldukça marji-nal kalmıştı. Ancak son birkaç on yıldır, Nusayri araştırmaları alanına artık bulunabi-len elyazması kaynaklar temelinde, daha yaygın bilimsel ilgi gösterilmektedir. Alana önemli katkılarda bulunan sınırlı sayıda bilim insanları arasında, H. Halm, M. Mousa, M. M. Bar-Asher, A. Kofsky ve Y. Friedman’dan söz edilebilir. (20) Bu

17) L. Massignon, “Esquisse d’une bibliographie Nusayıie,” Melanges Syriens offerts a M. Rene Dussaud par ses amis et ses eleves (Paıis, 1939) içinde, cilt 2, s. 913-922; aynca L. Massignon, Opera Minora, ed. Y. Moubarac (Paris, 1969) içinde, cilt 1 , s. 640-649. Aynca bkz. M. Boivin, “Ghulat et Chi’isme Salmanien chez Louis Massignon,” Eve Pierunek ve Y. Richard, ed., Louis Massignon et l ‘Iran (Paıis ve Leuven, 2000) içinde, s. 61-75.

18) Bkz. L. Massignon, “Les Nusayris,” in L’Elaboration de l’Islam (Paris, 1961) , s.109-114; ayrıca Opera Minora, cilt 1 içinde, s. 619-624; “Nusairi,” El, cilt 3, s. 963-967.

19) Bkz. R. Strothmann’ın aşağıdaki çalışmaları: “Festkalender der Nusairier,” Der Islam , 27 (1944), s.1 -60 ve 27 (1946), s. 161-273; “Die Nusairi im heutigen Syrien,” Nachrichten der Akademie der Wissenschaften zu Göttingen, Philologisch-histori-sche Klasse, 4 (1950) içinde, s. 29-64; “Die Nusairi nach MS. arab. Berlin 429 1 ,” Documenta Islamica lnedita. Festsch rift R . Hartmann (Berlin, 1 952) içinde, s. 173- 187; “Seelenwanderung bei den Nusairi,” Oriens, 12 (1959), s . 89- 114.

 

20) Bkz. H. Halm’ın aşağıdaki yayınları: “‘Das Buch der Schatten’. Die Mufaddal- Tradition der Gulat und die Ursprünge des Nusairiertums,” Der Islam , 55 (1978), s. 219-266 ve 58 (1981), s.15-86; Die islamische Gnosis: Die extreme Schia und die ‘Alawiten (Zurich ve Munich, 1 982), özellikle

 

S.228

 

arada yalnızca Muhammed Emin Galib et-Tevil (ö.1932) (21) gibi bir avuç Nusayri ve başka Müslüman yazar Nusayriler üzerine yazı yazmıştır. Bu tür eserler de, genellik-le, Müslüman yazarlarının özel dinsel kimliğine bağlı olarak ya polemikçidir ya da savunmacıdır. Bu bağlamda, on ciltlik bir otantik Nusayri metinler derlemesinin, Silsi-lat al-turas el-Alevi başlıklı bir dizi halinde Beyrut’ta yayımlandığını belirtmek gerekir. (22) Bu dizinin Ebu Musa el-Hariri takma adını kullanan editörünün kendi yayınları da vardır. (23)

Nusayrilerin Tarihi

 

Nusayrilerin kökeni, İmami Şiiliğin çeperindeki gulat çevrelerden gelen Ebu Şuayb Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’ye (ya da Numeyri’ye) dayandırılabilir. 5. /11. yüzyıla kadar en eski Nusayriler, isim babalarına nisbetle Nemiriyye (ya da Numey-riyye) olarak da bilinirdi. İbn Nusayr, onuncu ve on birinci İsnaaşari Şii imamın, Ali el-Hadi (ö. 254/868) ve Hasan el -Askeri’nin (ö. 260/874) yandaşıydı. İmami Şiilik için-deki gelişmeler konusunda oldukça bilgili olan en erken İmami mezhep tarihçilerine göre İbn Nusayr imamların ilahiliğini ilan etti ve kendisi de peygamberlik iddiasında bulundu. (24) İmam el-Hadi’nin kendisi-

 

s.240-274, 284-355; “Nusayriyya,” EP, cilt 8, s. 145-148. Ayrıca bkz. M. Moosa, Extremist Shiites: The Ghulat Sects (Syracuse, NY, 1 987), özellikle s. 255-418; M. M. Bar-Asher’in Nusayriler üzerine sayısız yayını ve Aryeh Kofsky ile birlikte birkaç araştırması vardır; bkz. Nusayri- ‘Alawi Religion, s. 224-225; M. M. Bar-Asher, “The Iranian Components of the Nusayri Religion,” Iran, Journal of the British Institute of Persian ,<;tudies, 41 (2003), s. 217-227.

 

21) Muhamrnad A. G. al-Tawil, Ta’rikh al- ‘Alawiyyin (Lazkiye, 1924; 4. bs., Beyrut, 1401/1981) , orijinali Adana’da Osmanlıca yazılmıştır. Ayrıca bkz. Munir al-Sharif, ‘Alawiyyun: man hum wa ayna h u m (Şam, 1946) .

22) Bu dizi ve içeriği konusunda bkz. Friedrnan, The Nusayri- ‘Alawis, s. 2-3.

23) Bkz. örneğin Abu Musa al-Hariri, al- ‘Alawiyyun al-Nusayriyyun (Beyrut, 1980).

24) Al-Nawbakhti, Firaq al-Shi’a, s. 78; al-Ournrni, al-Maqalat, s. 100-101. Ayrıca bkz. al-Ash’ari, Maqalat, s. 15; al-Baghdadi, al-Farq, s . 239-242; çev. Halkin, s. 70-74; Ibn Hazın, Kitab al-fasl, cilt 4, s . 188; al Shahrastani, al-Milal, cilt 1 , s. 188- 189; çev. Kazi, s. 161-162; Halın, Die islamische Gnosis, s . 282-283.

S.229

 

ni şahsen peygamber tayin ettiğini savundu. Bununla birlikte Nusayriyyeyi Şii gulat arasında sayan ve haliyle Nusayrilere düşman olan İmami kaynaklar, aslında İmam el-Hadi’nin İbn Nusayri’yi abartılı iddialarından ötürü lanetleyip terslediğini anlatır. (25) İmami kaynaklar İbn Nusayr’ın Nusayri kozmogonide (kiyaniyyat) önemli bir işlevi olan ruh göçü (tenasüh) öğretisini öğrettiğini de nakleder ve ona çeşitli ibahi (her şeyi mubah sayan) düşünceler atfeder. İbn Nusayr’ın Samarra’da Abbasi sarayında itibar gördüğü, ünlü Abbasi vezirin kardeşi ve saray katibi Muhammed b. Musa İbnü’l-Furat el-Cufi (ö. 254/868) tarafından desteklendiği bildirilmiştir. (26)

 

Nusayri rivayete göre İbn Nusayr, Samarra’da on birinci İmam Hasan el- Askeri’ye bir mürit olarak çok daha yakındı ve bu imam, ona yeni bir vahyi emanet etti; Nusayri öğretinin temeli bu vahiydi. Öyle görünüyor ki, İbn Nusayr’ın Samarra’da Yahya b. Muin es-Sammari adlı birinin öncülük ettiği özgün bir mürit ve taraftar çevresi vardı. (27) İbn Nusayr ve müritleri Irak’ta, İbn Nusayr’ın kendi ailesi Beni Nümeyr ve diğer ailelerin kabile desteğine sahipti; ilk Nusayriler olumsuz koşullar altında varlıklarını bu destek sayesinde sürdürdü. ilk Nusayrilerin, Abbasilerin hizmetine vezir ve memur sunan, aşırı Şii gruplarla, özellikle Nusayrilerle gizli bağları bulunan ünlü imami Benü’l-Furat ailesinden himaye gördükleri ve mali yardım aldıkları öne sürülmüştür. (28) En eski Nusayrilerin tarih sahnesine Abbasi Irak’ta, Hamdan Karmat ve Abdan’ın İsmaili (Karmati) davet faaliyetlerine başarıyla öncülük ettiği sırada ortaya çıktığı da eklenebilir.

270/883’te ölen İbn Nusayr’ın yakın halefleri konusunda fazla bir şey bilinmiyor. Radikal Nusayri mezhebin mensuplarının

25) Bkz. örneğin al-Kashshi, Ikhtiyar, s. 520-521.

26) A .g.e., s. 302, 554.

27) Bkz. Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s. 8 -12 , Nusayri kaynaklara göndermeleri var.

28) Bkz. L. Massignon, “Les origines Shi’ites de la famille vizirale des Banfı’l-Furat,” Melanges Gaudefroy-Demombynes (Kahire, 1935-1945) içinde, s. 25-29; ayrıca Opera Minora içinde, cilt 1 , s. 484-487. Ayrıca bkz. Claude Cahen, “Note sur les origines de la communaute Syrienne des Nusayris,” Revue des Etudes Islamiques, 38 ( 1 970), s . 243-249.

S.230

takiye ilkesine oldukça sıkı uymaları işleri özellikle karmaşıklaştırır. Modern zamanda gün ışığına çıkan Nusayri kaynaklar, yalnızca İbn Nusayr’ın, bizzat kendisinin atadığı Muhammed b. Cündeb’le başlamak üzere, grubun liderliğine geçen haleflerinin adla-rını korumuştur. Muhammed’ in yerine, aslen İranlı olan Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Cenan el-Cünbülani geçti; İranlıların ilkbahar ve sonbahar bayramları-nın (Nevroz ve Mihrican’ın), Ali’nin ilahlığının güneşte tezahür ettiği günler olarak kut-lanan Nusayri ibadetleriyle bütünleşmesinden, olasılıkla Cünbülani sorumluydu.

Başlangıçta Bağdat’ın güneyinde Şii el-Karlı semtinde mezhebi yöneten ve Cünbü-lani’nin bir müridi olan Ebu Abdullah Hüseyin b. Hamdan el-Hasibi, cemaatin kalıcı kalesi haline gelecek Kuzey Suriye’de Nusayri öğretileri yaymaktan sorumlu kişiydi.

334/945’te Irak’ta Abbasilerin yeni efendileri olarak Şii Büveyhilerin gelmesiyle birlik-te, Şii cemaatlerin durumu iyileşti. Çok geçmeden, 336/947’de Hasibi Irak’a geri dönüp orada gizli yaşayan Nusayrileri ziyaret etti. Hasibi ve kendilerine Muvahiddun

(Birlikçiler) diyen mezhebin diğer mensupları, başından itibaren İmami Şiiler gibi takiye yapmak zorunda kalmıştı. Dahası Büveyhiler yönetiminde de takiye yapmaktan vazgeçemezlerdi; Büveyhiler, Zeydi kökenlerinden sonra Şiiliğin belirli bir biçimine

bağlı değildi ve İmamiyye arasında varlıklarını sürdüren Şii gulat gruplara hiç de iyi bakmıyorlardı. El-Meclisi’nin Bihârü ‘lenvâr’ı gibi Oniki İmamcı İmami kaynaklarda, Hasibi’nin Şii hadis nakilcisi olarak anılmasının nedeni budur. Hasibi son yıllarında,

Iraklı Nusayrilerin başına Ali b. İsa el-Cisri’yi atayarak, Hemdanilerin himayesinden yararlanmak için Halep’e döndü .

 

İmami bir Şii gibi davranan Hasibi, Kuran’ın tevili de dahil, Nusayri öğretilerin başlıca aktarıcısı oldu. Gerçekten de erken Nusayri öğretilerin gelişiminde ve hem Irak’ta hem Kuzey Suriye’de yayılmasında anahtar bir rol oynadı. Hasibi aynı zamanda yetenekli bir şairdi; Irak’ta ve Batı İran’da Büveyhi saraylarında, daha sonra Halep ve Musul’un Şii Hemdani saraylarında hizmet etti; İmami geleneğe uygun yazılan Kitabü ‘lhidayet’ini Halep’in Şii Hemdani emiri Seyfüddevle’ye (h. 333-

 

 

S.231

 

256/944-967) ithaf etti. (29) Sayısız eseri arasında, toplu şiirlerini içeren Divan’ı korun-muştur. Hasibi 346/957’de ya da bir ihtimal on yıl sonra ölünce Halep’in kuzeyinde yerel olarak Şeyh Yaprak olarak bilinen türbesi, en azından 20. yüzyılın ilk on yılla-rına kadar Nusayriler için bir ziyaretgah haline geldi.

 

Hasibi sayısız müridi arasından, Kuzey Suriyeli Nusayrilere yol gösterecek halefi olarak Muhammed b. Ali el-Cilli’yi seçti. (30) Onun zamanında Bizans İmparatoru Nikephoros Phokas 351/962’de Halep’i geri aldı ve Hemdani hanedanının hızlı geri- leme dönemi başladı. Bu koşullar altında Nusayriler Suriye kıyısındaki Hıristiyan cemaatlere de dinsel propaganda yapmaya başladılar. El-Cilli’nin Hıristiyan öğreti-lerin Nusayri yorumlarını içeren Risaletü ‘l-Mesihiyye’si, özel olarak Suriyeli Nesturi

Hıristiyanlara yönelikti, onlardan dönme kazanmayı amaçlıyordu. (31) Zamanın Nusayri kaynaklarının takiye yapmanın zorunluluğuna vurguyu tekrarladığını belirt-mek önemlidir; çünkü Şii Hemdanilerin yıkılışından sonra Nusayriler esas koruyucu-larını kaybetmişti. Sonuçta gizli Nusayri hücreler Halep, Harran, Beyrut ve el-Cilli’nin en önde gelen müridi ve mezhebin gelecekteki lideri el -Taberani’nin memleketi Taberiyye’de varlığını sürdürdü.

 

Muhammed el-Cilli 384/994’ten sonra öldü ve yerine, kitaplarından birinin başlığından ötürü Sürur (Mutluluk) lakaplı Meymun b. Kasım el-Taberani geçti. Taberani, Şii öğre-tiler, Hıristiyanlık, Yunan felsefesi ve İran dinleri konusunda bilgiliydi. Suriye Nusayri cemaatinin ve öğretilerinin gerçek kurucusu oldu; Nusayri kutsal kitaplarının esas gövdesini onun yazıları oluşturur. (32) Seleflerinin öğretilerini içeren Kitabü ‘l-Mecmu baş-

 

29) Husayn b. Hamdan al-Khasibi, Kitab al-hidaya al-kubra (Beyrut, 1986); Silsilat al-turath al-‘Alawi, cilt 7 içinde, s. 17 -397. Ayrıca bkz. al-Tawil, Ta’rikh, s.260, 318; Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s. 33-34, 250-253; Y. Friedman, “Al -Husayn ibn Hamdan al-Khasibi: A Historical Biography of the Founder of the Nusayri-‘Alawite Sect,” Studia Islamica, 93 (2001), s . 91-112 .

30) Al-Tawil, Ta’rikh (4. b s . , Beyrut, 1401/1981), s. 259.

 

31) Bkz. Friedman, The Nusayri-‘Alawis, s. 35-40, 254-257.

32) A .g.e., s. 40 vd, 260-263.

 

S.232

 

lıklı kitabı, Nusayrilerin bayramları ve kutsal günleri üzerine en önemli kaynak olarak durmaktadır. (33) 423/1032’de bölgedeki aralıksız savaşlar yüzünden el-Taberani Halep’ten ayılıp, o sırada Bizans egemenliğinde olan Lazkiye’ye gitti. Lazkiye’de Müslüman düşmanlığıyla karşılaşmadı; kıyıdaki sıradağların kırsal sakinlerini dönüş-türmeyi başardı. El-Taberani’nin liderlik dönemi, kendilerine Muvahiddun diyen ve Suriye’de Nusayrilerin rakibi haline gelecek Dürzilerin ortaya çıkışıyla örtüştü. Aslın-da, dinsel Dürzi öğretisinin kurucusu Hamza b. Ali, Nusayrileri çürütmek için er-Risa-let ü ‘d-damıga fi’l-fasik en-Nusayri başlıklı bir risale yazdı. (34) Taberani 426/1034’te Lazkiye’de öldü; Şerani Camiindeki türbesi, Nusayriler tarafından kutsal sayılır. (35)

Nusayrilerin daha sonraki ortaçağ tarihi oldukça bulanıktır. Ondan sonra Nusayriler karizmatik merkezi liderlerden yoksun kaldılar ve esas olarak dağınık gruplar halinde yerel şeyhler tarafından yönetildiler. Bununla birlikte Nusayri kaynaklarda el-Tabera-ni’den sonra birkaç cemaat liderine bazı muğlak göndermeler vardır. İlimleri bakımın-dan özellikle seçkin olmayan birçok Nusayri şeyh liderlik konumuna yükseldi; bunlar-dan biri de, el-Taberani’nin öğrencisi İsmetüddevle idi. Bu arada Suriye’deki Nusayri cemaat, 5./11. yüzyılda Ensariye Dağlarında kaleleri bulunan Beni Muhriz gibi çok sayıda yerel kabilenin desteğine sahipti . 6./12. yüzyılın ilk on yıllarında, bu kaleler-den bazıları, Merkab Kalesi gibi, Nusayri cemaatin ocağı olan Ensariye Dağlarının kuzey kısmına yerleşen Haçlılann eline geçti. Haçlılar zaman içinde Levant’ta dört prenslik kurdu. Ensariye Dağlarının kuzey kısmı, Frenklerin Antakya Prensliğine dahil

edildi. Bu noktadan sonra, etkili askeri güçten yoksun olan Nusayriler güneyde Kudüs ‘teki Latin Krallığı ile kuzeyde Antakya Prensliği arasında bölüşülen Haçlı yönetimine tabi oldular.

 

33) Abu Sa’id Maymun b. al-Oasim al-Tabarani, Kitab majmu’ al-a’yad, ed. R. Strothmann, “Festkalender der Nusairier,” Der Islam, 27 (1944) içinde, s.1 -60 ve 27 (1946), s. 161- 273; ayrıca Silsilat al-turath al-‘Alawi, cilt 3 içinde, s. 207-412 .

34) Yayıma hazırlayan R. Strothmann, “Drusen-Antwort auf Nusairi-Angriff,” Der Islam, 25 (1939) içinde, s. 269-281.

 

35) Al-Tawil, Ta ‘rikh, s . 263-265.

 

S.233

 

Aynı zamanda Nusayriler, bir kale ağı ele geçirerek aynı dağlık bölgeye yerleşen Nizari İsmaililerle de karşı karşıya geldiler. 527/1132’de Suriyeli Nizariler, ilk kaleleri Kadmus’u önceki yıl Nusayrilerin yardımıyla Frenklerden geri alan Müslüman

Sahibinden satın aldılar. (36) Suriyeli Nizariler egemenliklerini Kadmus’tan bölgeye yayıp, birçok kalenin yanı sıra Kehf ve Masyaf kalelerini de ele geçirdiler. Bu geliş-melerin bir sonucu olarak Nusayriler, Nizari İsmaili komşularıyla aralıklarla çatışmaya

girdiler -modern zamana kadar devam eden bir durum. Nusayriler Nizari öğretilerden de, özellikle döngüsel zaman ve dinsel tarih yorumlarından etkilenmiş olabilirler.

584/1188’de, Selahaddin, Lazkiye’yi ve bölgedeki birçok kaleyi ele geçirdikten sonra Ensariye Dağları, hızla genişleyen Eyyubi Sultanlığının parçası oldu. Selahaddin’in de Suriyeli Şii cemaatlerle çatışmaları vardı; bu cemaatler Sünni Eyyubilerin Şii kar-şıtı politikalarına dayanıp varlığını sürdürdü. 7./13. Yüzyılda Eyyubi dönemi sona erdiği sırada Nusayriler, Nizarilerle ve Kürtlerle çatışmalarında Nusayrilere yardım etmek için bölgeye davet edilen Emir Mekzun es-Sincari’nin şahsında yeni bir Koru- yucu bulmuştu. (37) Kuzeybatı Irak’taki Sincar kökenli olan Emir el-Sincari, 617-622/ 1220-1225 arasında birkaç girişimden sonra Nusayriliğe döndü ve Ensariye Dağları-na yerleşti. Sonuçta, onunla birlikte Sincar’dan bölgeye gelen birçok bedevi kabilenin

yerleşmesine de neden oldu. Haddadiyye, Mehalibe, Metavire ve Deravise gibi çok sayıda Nusayri kabile grubu, Mekzun es-Sincari’nin bedevi askerlerinden çıktı. Bu kabileler, bugün Suriye’deki Alevi aşiretlerin büyük bölümünün ataları sayılır. Sünni hasımlarla da karşı karşıya kalan Suriyeli Nusayrilerin, İsmaililerin ve Dürzilerin ara-lıksız çekişmelerinin, bu dinsel azınlık cemaatlerin varlıklarını sürdürmelerine bir an-lamda hizmet etiğini belirtmek ilginç olur.

 

36) Ibn al-‘Adim, Zubdat al-halab min ta’rikh Halab, ed. S. al-Dahhan (Şam, 1951-1968), cilt 2 , s . 251-252; Ibn Fadl Allah al-‘Urnari, Masalik al-absar fi mamalik al-arnsar, ed. Ayınan F. Sayyid (Kahire, 1985), s .132-133; Willey, Eagle’s Nest, s. 228-230.

37) Al-Tawil, Ta’rikh, s. 358ff.; As’ad ‘Ali, Ma’rifa ı Allah wa’l-Makhzum al-Sinjari (Beyrut, 1972), cilt 2, s. 328-349; Friedrnan, The Nusayri’ Alawis, s . 51-56.

S.234

Suriye’de Eyyubilerden sonra Memluk yönetiminin kurulması, Nusayrilerin tarihinde zor bir evreyi daha başlattı. 659/1260’ta Moğolları Suriye’den çıkaran ve oradaki Nizari İsmaili kalelere boyun eğdiren Sultan 1 . Baybars (h. 658-676/1260-1277) , olasılıkla Baybars ‘a karşı savaşlarında Moğolların yanında yer aldıkları için Nusay-rilere karşı sert önlemler aldı. Baybars, Nusayrilere ağır vergiler koymanın dışında, Sünni İslama döndürmek için sayısız girişimde bulundu. Dahası Memluk sultanı, Nusayriliğe dönmeyi (hitab) yasaklarken her Nusayri köyüne cami yapılmasını emretti. O zamana kadar Nusayriler, diğer Müslümanların girmediği özel evlerde ibadetlerini son derece gizli yapmışlardı. Baybars’ın Nusayri karşıtı politikaları, halefi Sultan Kalavun (h. 678-689/ 1279-1290) tarafından da sürdürüldü. Memluklar Nusayri kitapları imha etmeye ve mallarına el koymaya da çalıştılar.

 

Bu zulümler, Suriyeli Nusayrilerin kısa süreli misillemelerine neden oldu. 717/1317’de Cebele bölgesinden, kendisine Muhammed b. el-Hasan diyen ve Oniki İmamcı Şiile-rin beklenen Mehdisi olduğunu iddia eden Nusayri bir lider, isyana kalktı. Trablusşam valisi isyanı hızlı bir biçimde bastırdı ve Muhammed b. el-Hasan’ı öldürdü. (38) Bu ayaklanmanın bir yan etkisi de, Memluk sultanının Nusayrilerin imhasını emretmesi oldu. Radikal Hanbeli kelamcı ve fakih İbn Teymiyye bu koşullar altında, 728/1328’de ölümünden kısa süre önce Nusayrilere karşı bir fetva çıkardı. (39) Karmatilere mensup gibi gösterilen Nusayrileri putperestlerden ve kafirlerden bile daha ”sapkın” diye lanetledi

 

38) Bkz. Ibn Kathir, al-Bidaya wa’l-nihaya (Beyrut, 1988), cilt 14, s. 83; Taqi al-Din al-Maqrizi, al-Suluk li-ma ‘rifat duwal al-muluk (Kahire, 1971),cilt 2 , s. 174- 175; Moosa, Extremist Shiites, s. 272-273; U. Verıııeulen, “Some Remarks on a Rescript of an-Nasir Muhammad b. Oala’un on the Abolition of Taxes and the Nusayris (Mamlaka of Tripoli, 717/1317).” Orientalia Lovaniensia Periodica, l (1970), s. 195-201 .

39) Bkz. S. Guyard, “Le Fetwa d’Ibn Taimiyyah sur !es Nosairis,” Journal Asiatique, 6th seri es, 18 (1871), s. 158- 198; Y. Friedman, “Ibn Taymiyya’s Fatawa against the Nusayri-‘Alawi Sect,” Der Islam , 82 (2005), s . 349-363; The Nusayri- ‘Alawis, s. 187-199 ve 299-309, İbn Teymiyye’nin fetvasınıneksiksiz İngilizce çevirisini içerir.

S.235

 

ve onlara karşı cihada ruhsat verdi. Sonuçta Trablusşam’da çok sayıda Nusayri katledildi . İbn Teymiyye’nin Nusayrilere karşı fetvası, daha sonraki dönemde Nusayrileri lanetlemek isteyen Sünni alimlerce de kullanıldı.

923/ 1517’ye gelindiğinde Sultan 1. Selim son Memluk hükümdarını yenmiş, Suriye’yi ve Mısır’ı Osmanlı İmparatorluğuna katmıştı. Sünni Osmanlı Türkler, çok-etnikli ge-niş bir imparatorluğu Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar yönettiler. Genel olarak

Osmanlılar kendi imparatorlukları içinde millet diyen tanımlanan dinsel ve etnik azın-lıklara yönelik hoşgörülü bir tutumu sürdürdü. Sonuç olarak, çeşitli Şii cemaatler de dahil dinsel azınlıklar genellikle zulüm görmedi; Osmanlı döneminin büyük bölümün-de Nusayriler ayrı bir dinsel grup kabul edildi. 12./18. Yüzyılın sonunda, Cebel Ensa-riye’de Suriyeli Nusayriler, Lazkiye’ye yakın ya da başka yerde oturan ve Trablusşam’ daki Osmanlı paşaya karşı sorumlu olan mukaddemler tarafından yönetilmekteydi.

  1. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlılar Nusayri topraklarını yerel bir aşiret reisi aracı-lığıyla kontrol etmekteydi ve Nusayri aşiret reisleri de hizipler arası kavgayla meşgul-dü. Nusayri topraklarına yapılan periyodik seferlerden sonra Osmanlı askerleri sonunda yerli Nusayri aşiretlerin gücünü kırmayı ve bölgede kendi doğrudan yöne-timini kurmayı başardı. (40)

Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından ve 1920’de Suriye’ye Fransız mandası dayatılmasından sonra Fransızlar, Lazkiye vilayeti ve Trablusşam vilayetinin kuzey kısmı ile Hama vilayetinin bir kısmından oluşan “Özerk Alevi Bölgesi”ni kurdu; Nu- sayrilerin yaşadığı Kilikya bölgesi ise Türkiye’ye bırakıldı.  İki yıl sonra 1922’de Özerk Alevi Bölgesi ”Alevi Devleti” ilan edildi ve Şam ve Halep devletleriyle birlikte ”Suriye Devletleri Federa syonu”nu oluşturdu. 1930’da ”Alevi Devleti”nin adı değiştirilip ”Laz- kiye Yönetimi” yapıldı ve 1937’de yeni Suriye devletinin bir vilayetine dönüştürüldü. (41)  Bu nedenle Nusayri-Aleviler

 

40) Al-Tawil, Ta’rikh, s. 405-461 ; Dussaud, Histoire, s. 32-40; Moosa, Extremist

Shiites, s. 276-279.

41) Daha fazla ayrıntı için bkz. al-Tawil, Ta’rikh, s. 469-534; Moosa, Extremist Shiites, s. 280-310.

  1. 236 

kendilerine ait bağımsız bir devleti korumayı başaramadı, ama 1970’lerin başında Alevi Esad ailesi Suriye devletinin cumhurbaşkanlığını kazandı. Ayrıca birçok Alevi, ülkenin iktidardaki Sosyalist Baas Partisi’ne girdi ve şimdi orduda ve devlet yöne-timinde önemli konuları işgal etmektedirler.

 

Nusayri-Alevi Öğretiler

 

Nusayriler 1920’lerin başında Şii köklerini vurgulamak için adlarını değiştirip Alevi yaptılar. Nusayriler-Aleviler takiye yapan, dinsel literatürlerini ve öğretilerini saklayan, kapalı, batıni bir cemaat olarak kalmıştır. Nusayri öğretiler, kendi cemaatleri içinde

bile intisap etmemiş kitlelerden (amme) ayrı olarak, intisap etmiş üyelere (hassa) açıktır; kadınlar intisap dışında tutulur. Cemaatin her erkek mensubunun, yetişkinliğe ulaşınca, genellikle on sekiz yaşına gelince intisap hakkı vardır. Birkaç kaynak, Nu-sayri intisap sürecine ışık tutmuştur. El-Taberani’nin ilmihal biçiminde hazırlanan Kitabü’l-havi fi’il mü’l-fetava’sında (42) bu kademeli intisap sürecinin değerli ayrıntıları vardır. Süreç, şeyhin yardımcısının (nakib) müstakbel müntesibe, Nusayri öğretileri koruyacağına ve cemaatin intisap etmemiş mensuplarına ya da yabancılara ifşa etmeyeceğine dair gizlilik yemini ettirmesiyle başlar. Çeşitli aşamaları ve öğrenim hiyerarş isiyle intisap süreci, yalnızca küçük değişikliklerle modem zamana kadar devam etmiş gibi görünüyor. (43) Nusayri-Alevilerin, cemaatin hem intisap etmiş hem etmemiş mensuplarının dinsel görevleri, genel nitelikte ahlaki yükümlülüklerle sınır-lıdır. Nusayriler, Nusayri evliya türbelerine ziyaret gibi dinsel pratiklere de katılırlar.

 

Nusayriyyenin geliştirdiği karmaşık dinsel düşünce sisteminin temelinde, irfani (gnostik) nitelikte bir kiyaniyyat (kozmo-

 

42) Al-Tabarani, Kitab al-hawi, Silsilat al-turath al- ‘Alawi, cilt 3 içinde, s. 45-116 . Ayrıca bkz. Moosa, Extremist Shiites, s. 372-38 l ; Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s . 210-222; B. Tendler Krieger, “Marriage, Birllı, aııd batini ta ‘wil: A Study of Nusayri Initiation Based on the Kitab al-Hawi cfi ‘ilm alfatawa of Abu Sa’id Maymun al-Tabarani,” A rabica, 58 (201 1 ) , s. 53- 75.

43) Bkz. Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s. 210-222.

 

S.237

 

goni) vardır. Nusayri din, özellikle erken Şii gulat’ın savunduğu radikal Şii öğelerle birleştirilen pagan, Hıristiyan ve İslami geleneklerden yararlanır. Nusayriler, İsmaililer gibi , Kuran’ın teviline, yani batıni ve alegorik yorumlarına da başvurur. Nusayri dinsel düşünce sisteminin merkezinde, Ali b. Ebu Talib’in tanrılaştırılması vardır. İmam Cafer Sadık ile Mufaddal b. Ömer el Cufi arasında bir diyalog biçimini alan Mufaddali-Nusayri bir metin olan Kitabü ‘l- heft ve’l-ezille’de Nusayri öğretilerin bazı yanları bulunmaktadır. (44) Tayyibi İsmaililer arasında da bilinen bu kitap, 6. /12 . yüzyılın ilk yarısında Suriye’deki Nusayri kaleleri ve yerleşim yerlerini ele geçiren ve Nusayri cemaatinden dönme devşiren Nizari İsmaililerin elyazması derlemelerine de bir

yolunu bulup girdi. Gerçekten de modern bilimsel araştırmalar, erken Nusayri öğre-tilerin, Muhammise’nin, özellikle Albaiyye ya da Ulyaiyye’nin savunduğu öğretilere dayandığını göstermiştir. (45) Bu erken Şii gulat grubunun mensupları da Ali’nin ilahlığını savunuyorlardı.

 

Nusayrilerin kozmolojik ve eskatolojik öğretileri, Orta Asya’nın Nizari İsmailileri tara-fından korunan Ummü ‘l-kitab’da da vardır. (46) Kitabü ‘l-heft’e benzeyen ve eski Farsça biçimiyle bu-

 

44) Bu, İmam Cafer Sadık’ın ve daha sonra İmam Musa Kazım’ın bir izleyicisi olan Mufaddal b. Ömer el-Cufi’ye atfedilen eserlerin en ünlüsüdür. Bkz. Kitab al-hafi wa’l-azilla, ed. ‘Arif Tamir ve I . ‘A. Khalifa (Beyrut, 1960); ed. M. Ghalib (Beyrut, 1964); ayrıca Silsilat al-tura ıh al- ‘Alawi, cilt 6 içinde, s. 290-423. Ayrıca bkz. H. Halın, “‘Das Buch der Schatten.’ Die Mufaddal-Tradition der Gulat,” Der Islam , 55 (1978), s. 219-266 ve 58 (1981) , s. 15-86; Halm, Die islamische Gnosis, s. 240-274, Kitabü ‘lheft’in kısmi bir Almanca çevirisini içerir; M. Asatryan, “Heresy and Rationalism in Early Islam: The Origins and Evolution of the Mufaddal Tradition” (Doktora tezi, Yale University, 2012) , s . 1 40-241 .

 

45) Bkz. al-Oummi, al-Maqalat, s . 59-60, 63; al-Kashshi, al-Rijal, s. 305, 398-401 ; Ibn Hazın, al-Fas[, cilt 4, s. 186; al-Shahrastani, al-Milal, cilt 1 , s .175-176; çev. Kazi, s. 151-152; Halın, Die islamische Gnosis, s . 218-232; W. Madelung, “Mukhammisa,” EP , cilt 7 , s. 517-518 . Umm al-kitab, ed. W. Ivanow, Der Islam , 23 ( 936) içinde, s .1-132; İtalyanca

çev., Umm u ‘l-Kitab, çev. P. Filippani-Ronconi (Napoli, 1 966); kısmi Almanca çev., Halın, Die islamische Gnosis içinde, s. 1 1 3 – 198; Türkçe çev., I. Kaygusuz, Bir Proto-Alevi Kaynaği, Ummü ‘l-Kitab, çev. A. Selman (Istanbul, 2009) içinde, s . 121-258. Ayrıca bkz. W. Ivanow, “Notes sur

 

 

S.238

 

güne kalan Ummü ‘l-kitab, 2. 18. yüzyılda, Muhammise ve daha sonra Nusayriyye geleneklerini doğuran Güney lrak’taki Şii gulat ortamdan çıktı. Aralarında Cafer el-Cufi ve Muhammed b. el-Mufaddal’ın da bulunduğu bir grup müridin sorduğu sorulara İmam Muhammed Bakır’ın verdiği yanıtları içeren Umm ü ‘lkitab, özellikle kiyaniyyat (kozmogoni) konusunda erken İsmaili öğretilerden oldukça farklı, Muham-mise-Ulyaiyye tipi en eski Şii belgeyi temsil eder. Bununla birlikte bu bağdaştırmacı metin, sonunda İsmaili literatürün içine alındı ve bilinmeyen koşullar altında, Orta Asya’da Bedahşanlı Nizari İsmaililerin özel kütüphanelerine girmenin bir yolunu buldu; oradaki Nizariler, İsmaili bir öğreti içermemesine rağmen, kendi kitapları diye sahip çıktılar.

 

Nusayriler ruh göçüne (tenasüh) ve ilahi öz’ün (mana) imamların yanı sıra belli tarihsel ya da efsanevi şahsiyetlerde cisimleşmesine (hulul) inanır. Tarifsiz Allah’ın farklı zamanlarda insan biçiminde tezahür ettiğini savunurlar. İsmaililere benzer biçimde Nusayriler de, yeni-Platonculaştırılmış türümcü kozmogonileriyle (suduri kiyaniyyat) birleştirdikleri döngüsel bir tarih görüşünü savunurlar. İlahın yedi devirde (edvar ya da ekvar) , her seferinde bir üçleme biçiminde tezahür etiğine inanırlar: İlahi özden (mana) iki kendilik ya da kişi türer, yani hicab (örtü) da denilen isim ve bab (kapı) -mümin, ilahinin sırrını kapıdan tefekkür edebilir. Her devirde mana, Adem’den

Muhammed’ e kadar peygamberleri temsil eden ismin ya da hicabın varlığıyla örtülü-dür. Her peygambere bir bab eşlik eder ve müminler bu kapıdan ilahinin sırrını tefek-kür edebilir.

 

Nusayriyyenin ilahi üçlemesi yalnızca tarihsel şahsiyetlerde değil, Yunan, İran ve İslam geleneklerinden ve Kitabı Mukaddes’ten şahsiyetleri de kapsayan efsane kişilerde de cisimleşmiştir. Tarihin ilk altı devrinde mana, Habil, Şit, Yusuf, Yuşa, Asaf ve Aziz Petrus’ta (Batıra) cisimleşti; cisimleşmeleri-

 

l’Ummu’l-kitab des Ismaeliens de l’Asie Centrale,” Revue des Etudes Islamiques, 6 (1932), s.419-481 ; P. Filippani-Ronconi, “The Soteriological Cosmology of Central-Asiatic Isma’ilism,” Nasr, ed., Isma’ili Contributions içinde, s . 99- 120.

 

S.239

 

nin gerçek niteliği, bu devirlerin isminin ya da hicabının, yani Adem, Nuh, Yakup, Musa, Süleyman ve İsa ‘nın varlığıyla örtülüydü; bunların her birine de bir bab eşlik etmekteydi. Bab’ları temsil eden çeşitli şahsiyetler, hem başmelek Cebrail gibi bilinen

adları hem Ya’il b. Fatin ve Ruzbih b. Merzuban gibi bilinmeyen adları kapsar. (47) Yedinci ve son devirde, yani İslam ya da Kubbet ‘ül-Muhammediyye devrinde kutsal üçlemeyi mana olarak Ali, isim ya da hicab olarak Muhammed ve bab olarak Selman-ı Farisi temsil eder. Muhammed karşısında Ali’ye öncelik vermek, önceki üçlemelerde de manayı ve ismi temsil eden ilk iki kişinin tersine dönüşü için emsal işlevi görmüş gibi görünüyor. Nusayri düşüncesinde bu ilahi üçleme simgesel olarak, Ali, Muham-med ve Selman isimlerinin ilk harflerini temsil eden ve Nusayrilerin ilk intisap ifadesi işlevi gören ”ayn-mim-sin” ile gösterilir. (48)

 

İslam devrinde ilah daha sonra Oniki İmamcı Şiilerin Hasan el-Askeri’yle son bulan ilk on bir imamında da tezahür etti. Bu on bir imamın bab’ları gizlenen ilah ile müntesip müminler arasındaki aracılardı. örneğin Muhammed b. Nusayr, on birinci imam Hasan el-Askeri’nin bab’ı sayılır; imamın gizli vahyi, onun aracılığıyla Nusayriyye için korunmuştur. Nusayri kozmogoniye (kiyaniyyata) göre ilahi üçlemeden, Ebuzer el-Gaffari, Mikdad b. E sved el -Kindi, Abdullah b. Revaha el-Ensari, Osman b. Mezun el-Necaşi ve Kanber b. Kadan ed-Devsi ‘yi kapsayan Muhammed’in beş sahabesiyle özdeşleştirilen beş yetimle başlamak üzere, başka bir dizi varlık türemekteydi. Bu yetimler manevi dünyanın ve burçlarının yöneticileri ve evrenin yaratıcıları sayılır. (49)

 

Bir kurtuluş teorisinin yanı sıra Nusayrilerin ruhlarının yaratılışına ve düşüşüne ilişkin irfani bir efsane de içeren

 

47) Bkz. Kitab ta’lim diyanat al-Nusayriyya başlıklı Nusayri ilmihali, Bar Asher ve Kofsky, Nusayri- ‘Alawi Religion içinde, s. 163- 199.

 

48) Bkz. Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s . 72-84; Moosa, Extremist Shiites, s. 311 -323 ve 342 -35 l .

 

49) Dussaud, Histoire, s. 68 vd, 188; Moosa, Extremist Shiites, s. 357-361 ; Friedman, The Nusayri-‘Alawis, s . 85- 101 .

 

S.240

 

Kitabü ‘l-heft’te Nusayri kozmogoninin temel düşünceleri bulunur. (50) Bu efsaneye göre zamanın başlangıcında Nusayrilerin ruhları, Allah’ın etrafını saran ve onu öven ışıklardı. Allah’ın ilahlığını tartışma günahı da dahil bir dizi günahtan sonra Nusayri

ruhlar maddi dünyaya düştü; orada maddi bedenler kalıbına girdiler ve ruh göçüne, geçici (seçilmişler için) ya da ebedi (lanetliler için) ruh göçüne (nasuhiyye) mahkum oldular. Düşerken, Allah yedi devirde yedi kez onlara görünüp, onları itaate çağırdı. Mananın özdeşliğini kabul eden Nusayri mümin kurtarılır ve ruh göçünden kurtulabilir; bu şekilde kurtulan Nusayrinin ruhu bedeninden çıkar ve göklerden ilahi ışığa doğru bir yolculuğa çıkar. Yine kadınlar, kurtuluş yolculuğunun dışında tutulur.

 

Nusayri dininin bağdaştırmacı özelliği, hepsi alegorik olarak yorumlanan Hıristiyan, İran ve Müslüman gelenekler çeşitliliğine dayanan karmaşık bayram takvimlerine de yansır. (50) Nusayri- Aleviler Ramazan ve Kurban bayramları da dahil Müslüman Bay- ramlarının birçoğunu kutlar, ama kendi yorumlarıyla. Diğer Şii cemaatlere benzer biçimde, Alevilere göre Muhammed’in Ali’nin ilahiliğini ilan edişini temsil eden Gadir
Bayramını ve İmam Hüseyin’in şehit edilişini anmak için değil, gaybetini kutlamak

için (çünkü Hüseyin’i gizli ilahi şahsiyet olarak görürler) Aşure Bayramını da kutlarlar. Aleviler, İranlıların Araplardan üstünlüğüne inandıkları için Zerdüşt kökenli birçok İran

bayramını da, yine farklı alegorik yorumlarla birlikte kutlar; 21 Mart Nevroz ve güz ılımını ile ilahın Ali’de cisimleşmesinin işareti olan Mihrican Bayramı bunlardandır. Birçok Hıristiyan bayram arasında, ”İd el-kudas” dedikleri Epifanya, Paskalya ve

 

50) Bar-As her ve Kofsky, Nu.çayri- ‘Alawi Religion, s . 75-83. Ayrıca bkz. M. M. Bar-Asher ve A. Kofsky, “L’ascension celeste du gnostique Nusayrite et le voyage nocturne du Prophete Muhammad,” M. A. Amir Moezzi, ed., Le voyage initiatique en terre d ‘Islam (Louvain ve Faris, 1996) içinde, s. 133-148.

 

51) Ayrıntılar için bkz. Bar-Asher ve Kofsky, Nusayri- ‘Alawi Religion, s. 111-151 , al-Taberani’nin Majmu’ al-a’yad’ını temel alır; Dussaud, Histoire, s. 136-152; Friedman, The Nusayri- ‘Alawis, s. 152-173; Moosa, Extremist Shiites, s. 382-397; Halın, Die islamische Gnosis, s . 315-355.

 

S.241

Noel (Lelyeti ‘l-milad) bayramlarını kutlarlar. Aleviler, ekmek ve şarap ayini de dahil, Aşai Rabbaniyi de kutlar, ama Şii bir bağlamda ve ışık olarak şarapta tezahür edenin Ali olduğunu savunarak. Nusayri-Alevilerin popüler dini, ağaçların ve pınarların Ulu- lanması gibi pagan geleneklerin izlerini de taşır. Nusayriler, Ramazan ayında oruç tutmak ve hacca gitmek gibi dinsel emir ve yasaklara ilişkin de alegorik yorumlar geliştirdiler. (52) Dahası camileri ya da kamusal ibadet mekanları yoktur; dinsel tören-lerini özel evlerde, özellikle şeyhlerin ikametgahında yaparlar.

 

Daha önce de belirtildiği gibi, Nusayriler yalıtılmışlıklarına son vermek ve Şii köklerini vurgulamak için cemaatin adını 1920’lerin başında değiştirip Aleviler (Arapçası Ale-viyyun-Ali’nin peşinden gidenler) yaptı. Suriye’de birçok çağdaş Alevi şeyh, daha önceki Nusayriyye adını korurken, cemaatin Şii kimliğini yeniden dillendirdi. Aslında Alevi, Şii ve İmami terimlerini eş anlamlı kullanıyorlar. (53) Bu arada Alevi şeyhler eğitimlerini giderek daha fazla Oniki İmamcı Şii kurumlarda alıyorlar. Yine de çağdaş Aleviler, en azından Suriye’de, anlaşılan, iki farklı kimlik eğilimini temsil ediyorlar. Esas olarak Ensariye bölgesinde oturan cemaatin daha muhafazakar mensupları, geleneksel Nusayri öğretilerini ve törelerini savunurken, Caferi olarak bilinen kentli Alevi gruplar Oniki İmamcı Şiilikle özdeşleşiyorlar. Bu gruplar İran’ın ve Arap ülkele-rinin Oniki İmamcı Şiileriyle yakın ilişkiler geliştirdi. Ne var ki, bu gelişmelere rağmen,

ortaçağda İbn Teymiyye’nin Nusayri düşmanı fetvası, Suudi Arabistan’ın Hanbeli-Selefi çevrelerinde, Suriye’deki ve diğer yerlerdeki Müslüman Kardeşlerin nezdinde hala etkilidir.

 

52) Bkz. Moosa, Extremist Shiites, s . 409-41 B; Friedman, The Nusayri’  Alawis, s. 130-152

.53) Örneğin bkz. Shaykh Mahmud al-Salih, al-Naba ‘ al-yaqin ‘an al’ Alawiyyin (Lazkiye, 1 997), s . 47-49.

 

LOKMAN PERENDE VE ALEVİLİĞİN TARİHSEL BELGESİ ŞECERELERDE Kİ ROLÜ–İbrahim ERGİN


Lokman Perende Aleviliğin ortak belleğinde yer eden önemli aktörlerden birisidir. Özellikle bu ismi Ahmet Yesevinin baş halifesi, Hünkar Hace Bektaş Velinin de öğretmeni olarak görüyoruz. Tarihsel olarak birbirlerini görmeleri imkansız bir tarihde yaşamalarına rağmen; Osmanlının siyasi kurnazlığı ile 1167 de hakka yürüyen Ahmet Yeseviyi mürşid yapıp 1209 yılında doğan Hünkarla buluşturmuş, Lokman Perendeyi hocası yapmıştır. Bu kurnazlık 600 yıl boyunca sürmüş ve aleviler bu yalana inanmışlardır. Gerçekte öyle olmuş olsa idi Ahmet Yesvevi Hünkâr’ın piriyse, neden Alevi-Bektaşi cem törenlerinde Ahmet Yesevi’yi temsil eden bir post veya hizmet yoktur? Aynı şekilde Lokman Perende şahsında da bu sogulamayı yapmak lazım. Bu aktörlerin Aleviliğin öğretisinde erkanlarında gülbanklarında olmaması en önemlisi anadoluda veya horasan bölgesinde bu şahısların ocakları dahi yok. Olmadığına göre Aleviliğin öz dinamiklerinde karşılığı da yoktur.

Lokman Perende velayetnameye göre sünni şeriatı tam anlamıyla uygulayan öğreten hocalar yetiştiren önemli aktör olarak verilmiştir. Lokman Perendenin önemli bir alevi ocağının kurucusu ve Piri- Piran yani pirlerin piri olarak anıldığını, Ebu Vefanın dip torunu olduğunu ve secerelere de geçtiğini biliyormuyuz.?

Burada ki çelişkileri ve tarihsel olarak sıralayalım;
-Ebu Vefa 11 yy da yaşamış 1107 yıllarında hakka yürümüş bir insan evlenmiş ama çocuğu hiç olmamış kısır birisidir. Irak dolaylarında yaşamış, dailik yapmış, öğrenci yetiştirmiş, yetiştirdiği öğrencilerine tören düzenleyerek kemer best bağlamış mezun etmiş yaşadığı coğrafyalara bu öğrenciler göndermiş ocaklarını açmış. Yol bir sürek bin bir misali aldıkları eğitimi gittiği bölgenin yapısına göre uygulamışlardır. Ebu Vefanın bel evladı değil yol evlatları vefaiye nin çizgisini sürdürmüştür.
Ebu Vefa Irak dolaylarında Lokman Perende Türkistan bölgesinde; çocuğu olmayan birinin nasıl dip torunu oluyor.?

Ebu Vefa kadınlı erkekli toplantılar düzenleyen, sultanların ve yobazların hücumuna uğrayan biri iken; Lokman Perende şeriatı hayatına uygulayan bu doğrultuda öğrenci ve hoca yetiştiren Nakşibendi tarikatının kurucusu Ahmet Yesevinin halifesi nasıl oluyor da Ebu Vefa ile akrabalık ilişkisi ve inançsal bir yakınlık kuruluyor.

Alevi kızılbaş ocakların secerelerinde yer alabiliyor. Soruyorum Lokman Perende yi temsil eden bir post var mı? Gülbanklarda geçiyor mu? Anadolu da Lokman perendeye ait ocak ve talipleri, dedeleri varmıdır.?

Şecereler de ilk girişte geçen Ahzap 33 ile başlayıp Maide 55 ile devam eden ‘’Sizin asıl dostunuz allahtır onun resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren rükü eden müminlerdir. Bu ayeti yerine getiren dede pirlerimiz mevcut mudur. Veya onaylıyorlar mıdır?

Sonuç olarak Şecerelerde ki tarihsel kişilikleri incelediğimizde tutarsız olduğu kadarıyla tarihte yaşamamış isimlerin başına şeyh, şıh, seyyid, hacı ve hâce gibi ünvanlar gelişigüzel serpiştirilmiş, uydurulmuş isimlerinde şecere zincirinin kopmaması için yazıldığı bazılarında görülmektedir. Bunların tasnif ve kontrollerinin Seyyid ve şerifleri tespit etmek ve bunlara siyâdet hücceti düzenlemek, seyyid olmadıkları hâlde bu kuruma mensup olanlara tanınan bir takım haklardan yararlanabilmek için sahte belge hazırlayanları ortaya çıkarıp bunların hüccetlerini iptal etmek Nakîbü’l-Eşrâflar’ın başlıca görevleri arasındaydı. Seyyidlerin şecere tespitleri yapıldıktan sonra isimleri, siyâdet veya şerâfet silsileleri, çocukları, ahvâl, ahlâk ve ikametgâhları Nakîbü’l-Eşrâf tarafından Şecere-i Tayyibe denilen kayıt defterlerine kaydedilmekteydi. Nakîbü’l-Eşrâflar’ın tuttuğu kendi dönemine ait sâdât defterleri sayesinde de, şeceresi bulunmayan veya her hangi bir sebeple kaybedenler ya İstanbul’a ya da Nakîbü’l- Eşrâf Kaymakamları’na müracaat ederek siyâdetlerini ispat edebilmekteydiler. Bu mekanızmanın kalkmasından sonra şecerelerde ki ekleme çıkarma ,tarih atma, bu şecereye tanıklık etmek ve sahtelik gibi pratiklerde ortadan kalkmıştır.

Aleviliğin tarihsel belgesi olan şecerelerin tarihsel kökenimize sosyolojik olarak çok büyük malzemeler çıkarttığı aşikardır. Bu önemli belgeleri taşıyan kıymetli dedelerimizin günümüz Türkçesine çevrilmiş şecerelerin içeriğini bilimsel çevreler ile birlikte incelenmeli içeriğinde ki Aleviliğin kimlerin omuzlarında yürüdüğünü öğretiyi, felsefesini, erkanlarının taşındığı coğrafya taranmalıdır. İçeriğinde ki kişiler incelenmeli yaşamış mı yaşamamış mı, tarihsel olarak araştırılmalı aralarındaki akrabalık bağı kanıtlanmalıdır. Aşk ile canlar.

 

SIRRIN GÜNAHI ÖLÜM–Esat KORKMAZ

Sırrın günahını açıklayanlar Tanrı, İsa, Hallac-ı Mansur ve Nesimi’dir. Tanrı, kendine âşık olarak ilk günahı işledi: Günahı işlerken kendini ikiye ayırdı; bir yarısını dişi, diğer yarısını erkek yaptı; kendi kendisiyle sevişti, bize gebe kaldı. -Bizler günahın çocuklarıyız, derken bunu anlatmak isteriz.

Sırrı açıklamak bedel ister; Tanrı da bu bedeli öder, metafizik dondaki varlığına son verir, yani öldürür. Öldürür öldürmez kendini olanaksız hiçlikten olanaklı (doğuran) hiçliğe taşır; bundan sonraki yaşamını artık Hak olarak sürdürecektir.

İsa, -Ben Tanrı’nın oğluyum, diyerek sırrı açıklar: Açıkladığı sırrın günahının bedeli olarak da kendini kurban eder. Hallac-ı Mansur, -Enel Hak, diyerek sırrın günahını açıklar, bedeli anlamında vücudu parçalara ayrılarak katledilir. Nesimi Hallac-ı Mansur geleneğini sürdürür, sırın günahını açıklar, bedeli anlamında derisi yüzülerek öldürülür.

Hz. İsa’nın dışa vurduğu sır, Tanrı’nın oğlu olduğunu söylemesidir; Hallac-ı Mansur’un ve Seyyid Nesîmî’nin Enel-Hak formülü Hz. İsa’nın Tanrı oğlu olması savının İslam coğrafyasında, bâtınî zemine uyarlanmış seçenek anlatımından başka bir şey değildir.

Sır Gülbangı
-Aşk ile…
Ahiret gelip Dünya’nın üzerine konduğu için hem Cennet hem de Cehennem iptal oldu. Ezenlerin Öte-Dünya’ya havale ettiği sır, bu iptalle açığa çıktı ve bizi yönetenler için tehlike oluşturan sırrı günahına dönüştü. Sırrın günahını açıklamak bir Yol zorunluluğu durumuna geldiği için de sırrı açıklamama andı yürürlükten kalktı.

Artık doğru düşünmek-doğru konuşmak-doğru davranmak üçlemesine binmek; üç firarın, öte-dünyadan firar etmek yükümünü yaşama taşımak, Ahirete gönderilip sır edilen bu-dünya eşitsizliklerini haykırmak, kendilerini yargılayacak mahkemeyi zalimlere göstermek, anımsamayı sırtımızda taşımak zamanı gelmiştir.


Yol’a hizmetli olmak, bu-dünya eşitsizliklerini, acı çekenlerle taraf olarak taşımak, hesabı bu-dünyada göreceğiz haberiniz olsun, demektir. Geçmişin geleceği biziz, bizim geleceğimiz neden olmasın, diye bağırmaktır; zaman zaten bize koşuyor, önemli olan geleceği kovalamak değil mi? diye sormaktır. Boşuna söylememiş pirlerimiz, -Yaşamı anlamak için geriye dön, yaşamak için ise geleceğe bak; gelecekte yaşamak için yaşarken öl diril, diye.
Gerçeğe Hû! Eyvallah…
1 2 3 7